Almanya seçimlerine doğru: Merkel neden rakipsiz?

YÜCEL ÖZDEMİR

Bu yılın başında Avrupa’ya dair yapılan değerlendirmelerin çoğunda üç ülkedeki seçimlerin kıtanın geleceği için önemli olacağı üzerinde duruluyordu.

Bu seçimlerin ilk durağı olan Hollanda’da ırkçı Geerd Wilders, oyunu artırmakla birlikte birinci olamadı ve başbakanlık koltuğuna oturamadı. İkinci durak Fransa’da ise ırkçı-milliyetçi Marine Le Pen beklendiği gibi oylarını artırdı, ikinci tura kaldı, ama cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmak için yeterli oyu alamadı.

Her iki seçim sonucuna baktığımızda, her ne kadar ırkçılar oylarını artırsa da özellikle AB açısından sarsılmalara yol açmadı. 2017 kazasız-belasız geçirilmiş görünüyor.

Üçüncü durak Almanya’da ise genel seçimler 24 Eylül’de yapılıyor. Beş hafta gibi az bir süre kalmasına rağmen ülkede halen ciddi bir seçim havası yok. Almanya seçimlerini önemli kılan nedenleri başında, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez ırkçı-milliyetçi bir partinin (Almanya için Alternatif – AfD) meclise girmesine kesin gözüyle bakılması geliyor.

Son kamuoyu yoklamalarına göre ırkçı partinin oyu yılbaşında gösterildiği gibi yüzde 12-15 arasında olmayacak. En iyimser tahminler yüzde 8 oy alabileceğini gösteriyor.

Irkçı partinin yüzde 5 barajını geçerek Bundestag’a girmesi elbette meclis aritmetiğinde bazı değişikliklere yol açacak. Buna bir de dört yıl önce meclis dışında kalan liberal Hür Demokrat Parti’nin (FDP) dönüşünü ekleyince durumun daha karmaşık olacağı anlaşılıyor.

Bu demektir ki, önümüzdeki dönemde mecliste dört yerine altı fraksiyon olacak.

Bu tablodan bakıldığında seçimlerin galibi olması beklenen Başbakan Angela Merkel’in nasıl bir koalisyon kurulacağı önceki dönem gibi kolay olmayabilir.

Ama buna rağmen Merkel seçimi kazanacağından emin. Bu yüzden rahat görünüyor. Kıran kırana bir seçin kampanyası yürütmüyor.

Seçim kampanyasında kullanacağı “İyi ve rahat yaşadığımız bir Almanya için” sloganı da durumu özetliyor. Asıl mesajı, önümüzdeki dört yıl içinde fazla değişikliğin olmayacağı, aynı şekilde yola devam edileceği… Bu her şeyden önce Erdoğan’ın seçimlerden sonra ilişkilerin normalleşeceği beklentisinin boşuna olduğunu gösteriyor.

Merkel öyle rahat ki, bazen seçim kampanyası yürüttüğünü bile unutuyor. Örneğin Süddeutsche Zeitung’den Hannah Beitzer’in bildirdiğine göre, Dortmund’da seçim kampanyasının startını verdiği toplantıda gündemdeki konulara değinirken seçim meselesine hiç girmemiş. Konuşma bitince bunu fark etmiş ve “Az daha söylemeyi unutuyordum, seçimler henüz yapılmadı ve bizim her bir oya ihtiyacımız var” demiş.

Sonraki mitinglerde kampanyayı rehavet ortamında başlattığını fark eden Merkel, fırsat buldukça parti tabanını seçim kampanyası yürütmeyi ihmal etmemeye çağırdı.

Bu rahatlığın asıl nedeni kendisini zorlayan bir adayın ya da partinin olmamasından kaynaklanıyor. En yakın rakip Martin Schulz ve SPD, Merkel’i zorlayacak, oyunu aşağıya çekecek bir muhalefet yapmıyor ya da yapamıyor.

Hükümet ortaklığını nedeniyle son dört yılda olanların altında zaten ikisinin imzası var. Nasıl muhalefet edebilir ki… Ama, Merkel yapılanları daha iyi satmayı başarıyor. Mesela daha önce asgari ücrete karşı çıktığı halde şimdi bunun kendi eseri olduğunu söyleyerek övünüyor.

Merkel’in rahat olmasının bir diğer nedeni ise elbette işsizlik rakamlarının en düşük seviyeye olması. Her seçim konuşmasında çalışan sayısının 44 milyonu bulduğunu, herkesin Almanya’da rahat yaşadığını, durumundan memnun olduğunu propaganda ediyor.

Böylece herkesin haline şükretmesini, beterin beterinin de olduğu mesajını veriliyor.

Gerçek elbette böyle değil.

Evet; resmi rakamlara göre işsizlik rekor düzeyde düşük, ama düşük ücretli işler de rekor düzeyde yüksek.

Federal İstatistik Dairesi’nin iki gün önce açıkladığı rakamlara göre güvencesiz, düşük ücretli gibi “atipik” (Atypisch) işlerde çalışanların oranı bütün çalışanların yüzde 21’ini (7.7 milyon) oluşturuyor. Başka bir değişle her beş çalışandan birisi “atipik” işlerde çalışıyor. Aldıkları maaş geçimlerine yetmediği için aynı zamanda devletten yardım almak zorunda kalabiliyorlar.

Yine her konuşmasında refahtan söz eden Merkel, ülkede halkın yüzde 17,1’nin (yaklaşık 14 milyon) yoksul olduğunu da görmezden geliyor.

Bunlara elbette dışpoltikada militaristleşme, silahlanmaya ve orduya daha fazla bütçe ayırma, AB üzerinde hegemonya kurma, güvenlik adına temel hak ve özgürlükleri kısıtlama, başta otomobil olmak üzere tekelleri üzerinde bir koruyucu şemsiyesi açmayı da eklemek mümkün.

Liste uzun, sorunlar çok ama, başta SPD olmak üzere diğer partiler geniş kesimler arasında Merkel ve partisine karşı güveni azaltacak tarzda muhalefet yapmadıkça, yeni politikalar ve talepler öne sürmedikçe, seçimlerde bir sürprizin yaşanması beklenmiyor.

Denilebilir ki; bu seçimlerde asıl olarak önümüzdeki dört yıl kimin Merkel’in koalisyon ortağını belirlemek için yapılıyor. Hal böyle olunca asıl yarış hükümete ortak olma konusunda yaşanıyor.