Referandum karşıtlarının açmazı

A. CİHAN SOYLU

Irak Kürdistan’ında yapılan “Bağımsızlık Referandumu“na katılan Kürtlerin tamamına yakını (İlk sonuçlara göre %93 civarında) bağımsız yaşama yönünde irade beyanında bulundu. Bu sonuç beklenmeyen ya da beklenemeyen bir durum değildi. Kürt sorunuyla yüzyılı aşkın süredir yüz yüze olan ve sorunun ulusal tam hak eşitliği temelinde çözümünü reddeden bölge devletleri referandumu ve sonucunu tanımadıklarını ilan ederek askeri hareketliliğe hız verdiler. Türkiye, İran ve Irak “merkezi yönetimi”, askeri güç kullanımıyla Irak Kürtlerinin iradesini ezme tehdidinde bulundular ve bu tehdit yönünde kararlar açıklayarak ordu birliklerini harekete geçirdiler. Erdoğan ve iktidarının sözcüleriyle MHP’nin savaş komutanı Bahçeli, yanına CHP’nin Öztürk Yılmaz’ı gibi, Kürt denince gözleri şovenizmin ateşiyle parlayan temsilcileri, bu sonucu “gayrimeşru ve yok hükmünde“ ilan ettiler. Erdoğan, her zamanki aşağılayıcı üslubuyla “Bir gece ansızın gelebiliriz!“ açıklamasında bulundu. Yani tehdidin bini bir para!

YÜZDE 90 ÜZERİNDE “EVET”

Haber ajansları Irak Kürdistanı’nda 5 milyon 200 bin seçmenin oy kullandığını; yüzde doksanın üzerindeki kesiminin bağımsızlığa evet dediğini açıkladılar. Türkiye yönetimi bunu “yok hükmünde!“ gösteriyor ve kendi devlet sınırları dışındaki bir bölgede yapılan referandum ve sonuçlarına karşı güç kullanımı tehdidinde bulunuyor. Bunun yolunu açmak için Irak ordusuyla ortak tatbikat yapıp, olabilirse eğer bir müdahale olanağı yaratarak meşru ve demokratik bir hakkı ve kullanımını engellemeye çalışıyor. Soruna Erdoğan iktidarı ve Türk burjuva politikasının karşı çıkış gerekçeleri açısından bakıldığında, Türk yönetiminin devlet egemenliği “gereği“ sayabileceği en küçük bir haklılığı bulunmuyor. Irak Kürdistanı Türkiye’nin bir eyaleti ya da vilayeti değil. Kürtlerin ya da başkaca bir ulusal kesimin Türkiye’nin sınırları ötesindeki bir alanda nasıl yaşayacağına kendilerinin karar vermeleri herhangi bir başka güce müdahale hakkı vermez, vermiyor. Kürtlerin söz konusu irade belirlemesini Türk iktidarının zor kullanarak engelleme hakkı da bulunmuyor. Öyleyse Erdoğan-AKP iktidarının Kürt referandumunu “gayrı meşru“ gösterme ve “Bir gece ansızın gelebiliriz!“ tehdidinin en küçük bir haklılığı yoktur. Buna rağmen askeri bir saldırı olursa, bunun da adı işgal olacaktır.

KÜRTLERİN BİAT ETMESİ İSTENİYOR

Devlet sözcüleriyle televizyon kanallarında paslaşan yönlendirilmiş ve iliştirilmiş şovenist propagandacılar, “Türkiye’nin müdahale hakkı“ndan söz ederlerken, hakim ulus burjuvazisinin yüz yıllık egemenlik politikasını savunuyor ve Kürtlerden, yaşadıkları yer neresi olursa olsun, bu politikaya biat etmelerini istiyorlar. Kürtler eğer eşit ulusal haklar talebinde bulunmaz ve Türk devletinin “Türkçü tek ulus“ politikasına itiraz etmezlerse “Bin yıllık kardeşlik“ hakkı “kutsal“lığını sürdürecektir. Yok eğer, “biz ayrı bir ulusuz, bizim de ulusal varlığımızla bağlı çeşitli özelliklerimiz bulunuyor; baskı olmaksızın ve eşit haklara sahip olarak yaşamak istiyoruz; bu olduktan sonra birlikte ya da ayrı olmanın fazla bir anlamı kalmaz“ diyorlarsa -ki diyorlar- o zaman Kürtler başlarına gelecekleri hak ederler! Egemen mantık ve politikanın vaaz ettiği budur.

Peki bu politika, bu mantıksızlık mantığı tuttu mu? Kürtler örneğin asimilasyoncu eğitimle, yürürlükteki propaganda bombardımanıyla, ulusal haklarından söz ettiklerinde başlarına yağan bomba, kurşun ve kentlerinin yıkımıyla, sürgünler ve öldürmelerle Kürtlüklerinden vazgeçirilebildiler mi? HAYIR! Sorun daha yoğun biçimde, daha fazla yıkıcılığa yol açarak, üstüne üstlük emperyalist büyük güçlerin müdahalelerine daha açık hale gelerek ve baskıyla sorunu ortadan kaldıracaklarını hayal edenlerin açmazını daha da derinleştirerek gündemde olmaya devam ediyor. Hem de tüm zamanların en belirgin ve “birleşmişliği“yle! Kürtler artık aşiret topluluklarından ibaret değillerdir. Aralarındaki çelişkiler ulusal hakları için mücadelelerini ortadan kaldırmıyor. Kapitalizm, Kürtlerin de bir ulus olarak “irade beyanında bulunmalarını“ olanaklı kılıyor. Egemen burjuva şoven ve faşist propagandanın inkarına rağmen milyonlarca Kürt aynı doğrultuda hareket edebiliyor ve “ulusal haklarda eşitlik istiyoruz” diyor. Bu talebin reddi politikasında ısrar edildikçe sorunun daha da ağırlaştığıysa, ülkemizde ya da bölgemizde yaşayan ve yaşanmakta olanları görmezden gelmeyen herkes için oldukça nettir.

Kürtlerin ulusal istemlerini ve bu doğrultudaki mücadeleyi İsrail’in, ABD ve Rusya’nın, Batılı öteki emperyalistlerin politikalarıyla, onların yararlanma, kullanma ve istismar manevralarıyla ilişkilendirmeye çalışanlar iki kez suç işliyorlar. İlkin, sorunun çözümsüzlüğünde ısrarın bu istismar ve yararlanma olanaklarına yol açtığını gizledikleri, ikinci olarak da işbirlikçiliğin Türk tekelci sermayesi ve politik-askeri yönetimin asli özelliği olduğunu; ülkenin ve bölgenin emperyalistlerin kullanımına açık hale getirilmesinde bu işbirlikçiliğin onlarca yıldır sağladığı olanakları gizledikleri için. İşbirlikçilik kuşkusuz halkların aleyhinedir ve lanetlidir. Ama kendi işbirlikçisinin yanında konumlanıp başkalarını işbirlikçilikle suçlamak da en az o kadar onursuz bir davranıştır.


Referanduma yüzde 72’lik bir katılım oldu

Güney Kürdistan’da 25 Eylül‘de yapılan referanduma ilişkin Kürdistan Seçim ve Referandum Yüksek Komisyonu tarafından açıklama yapıldı. Referandumda 4 milyon 581 bin 255 seçmenden 3 milyon 305 bin 925 seçmenin oy kullandığı, bu veriler ışığında referanduma katılımın yüzde 72.16 olduğu belirtildi. Sonuçların 72 saat içinde açıklanacağı ifade edildi.

Resmi olmayan verilere göre, şehirlerin katılım oranları ve sonuçları şöyle:

Hewlêr: yüzde 86

Duhok: yüzde 90

Kerkük: yüzde 78.77

Ninova Ovası: yüzde 86

Xanekin: yüzde 92

Akre: yüzde 94

Gulala: yüzde 78

Zaxo: yüzde 94

Karatepe: yüzde 62

Cebare: yüzde 76

Soran: yüzde 86

Mahmur: yüzde 87.3

Amediye: yüzde 89

Çoman: yüzde 91

Mergesor: yüzde 98

Rewanduz: yüzde 90