Katalonya krizi ve AB

Simon TISDALL
The Guardian

İspanyolları kendilerinden kim kurtaracak? Karşılıklı kızgınlık arttıkça, Katalonya uçurumun kıyısına doğru gidiyor. Katalonya Özerk Yönetimi’nin başkanı Carles Puidemont, pazartesi günü bağımsız devlet ilan edeceğini ve tutuklanmaktan korkmadığını söylüyor. Kral Felipe’nin ülkeyi birleştirmek için bir şansı vardı, onu da tek taraflı, karanlık korku tellallığı yaptığı konuşması yüzünden kaçırdı.

İspanya Başbakanı Mariano Rajoy da, bu konuda geri adım atmıyor. Madrid (İspanya hükümeti) Katalonya’ya kontrol altına alma tehdidi savuruyor ve eğer Katalonya tek taraflı bağımsızlık ilan ederse toplu tasfiye yapmaktan söz ediyor. Eğer böyle olursa, geçen pazar görülen polis ve halk arasındaki çatışmalar daha yoğun bir şiddetle yayılır.

Sinirleri yatıştırabilecek ve arabuluculuk yapacak en belirgin aday, 1986’da Avrupa Birliğine üye olduğundan beri İspanyol demokrasisinin fiilen garantörü olan Avrupa Birliği. Puigdemont, kendisinin sebep olduğu durumdan çıkış yolu bulabilmek için, bir çok kez Brüksel’den müdahale etmesini istedi. Bu hafta, (AB) “daha fazla görmezlikten gelemez” dedi.

Rajoy ve yönetimdeki muhafazakarların hoşuna gitmese de, alternatifleri düşününce AB’nin bu yönde bir rol almasını tercih edebilir. Dışarıdan bakılınca, her iki tarafın da geri çekilmesini sağlamak öncelikli; geri dönülmez noktaya gelmeden krizi sakinleştirmek. Çözümler daha sonra konuşulur.

Ama AB hiç ortalıkta yok. Avrupa projesi için büyük tehlike olan bu durum hakkında, konuşkanlığı ile tanınan Komisyon Başkanı Jean Claude Juncker bile sessizliğini korudu. Pazartesi günü bir sözcü, kısa bir açıklama yaptı, Rajoy’un tarafını tuttu ve Juncker’in yapabileceği bir şey olmadığını söyledi.

Çarşamba günü, komisyonun yardımcı başkanı Frans Timmermans şiddete son verilmesi ve diyalog çağrısı yapınca, uçurumun kıyısından dönmek için bir fırsat daha doğmuştu – fakat sorunun “iç sorun” olduğunu söyleyerek hiçbir yardım sunmadı.

Bir hafta öncesinde tüm vatandaşlarına karşı sorumlu ve bütünleşmiş bir Avrupa için büyük vizyonunu sunan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanual Macron, bu konuyu görmemezlikten geliyor. Burası Kırım, ya da iflas etmiş Yunanistan olsaydı Angela Merkel arabuluculuk yapmak için adım atmış olurdu. Fakat Katalonya’ya gelince, Hristiyan Demokrat Birliği, İspanya’nın hükümetiyle ittifakta ve Almanya başbakanı bu konuyla ilgilenmek için fazla meşgul.

Brüksel ve savunucularının öne sürdüğü argüman, yani Katalan bağımsızlığının İspanya’nın iç sorunu olduğu ve AB’nin bu konuda yasal bir yetkisi olmadığı, tartışılır bir tutum. Aslında, fazla da önemli değil. Yine de AB’nin bu krizden kendini soyutlaması uzun süre mümkün değil. Eğer Rajoy, İspanyol askerlerini bağımsızlık hareketini ezmek için gönderir ve Katalonya’nın liderleri ve kurumlarına el koymasına talimat verirse, Avrupa liderleri müdahale etmek zorunda kalacak.

Talep gelmediği sürece AB doğrudan müdahalede bulunamazsa da, yine de Katalonya’daki 7.5 milyon AB vatandaşına karşı yasal bir sorumluluğu var (Üstelik İngiltere’nin AB’den ayrılma sürecinde sürekli tekrarlanan bir argümandı bu). Bu bağlamda Rajoy’a destek ifade etmesi yanlış oldu, çünkü Başbakan böyle bir durumda tarafsız bir kişi olarak görünemez.

(…)

AB yardım etmeyi reddettikçe, AB düşmanlarının eline koz vermiş oluyor – özellikle Fransa ve Almanya’da geçen seçimlerde güçlenen aşırı sağcı, milliyetçi, yabancı düşmanı güçlere. İspanya’nın Katalan bağımsızlığını savunanlara karşı kullandığı aşırı kuvvet de, Avrupa’da bugüne kadar barışçıl kampanyalar yürüten gruplara problemli bir mesaj gönderiyor.

Rajoy’un yönetimi atlında geçen hafta sonu görülen polis şiddetini, Katalan yetkilileri araştırıyor. İspanyol yasaları ve insan hakları çiğnenmiş olabilir. Rajoy, AB ve uluslararası hukuku ihlal etmiş de olabilir.

Azınlık ulusların haklarına saygı duymak AB’nin ana değerlerinden biri. Bu hak AB’nin kuruluş sözleşmesinin 2’nci maddesinde ve AB Temel Haklar Şartının 21. maddesinde ifade ediliyor. Komisyonun özel müdahale yetkileri olmasa da, Avrupa ve uluslararası yasalara göre, Katalan halkı gibi azınlıkların haklarını korumak için genel sorumlulukları var.

Dahası, halkların kendi kaderlerini tayin etme halkı modern uluslararası yasaların ana ilkesi, ve Birleşmiş Milletlerin sözleşmesinde yer alıyor. Bu yeni bir fikir değil.

1918’de ABD Başkanı, Woodrow Wilson dünya barışı için “14 nokta”dan bahsedince, şöyle söylemişti: “Ulusal arzulara saygı duyulmalı; insanların üzerinde hakimiyet ve hükümet ancak halkın rızasıyla olur. “kendi kaderini tayin etmek” sadece laf değil; zorunlu bir hareket etme prensibidir.” Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Wilson, Avrupa anlaşmasına ulaşmak için uğraştı.
Donald Trump’tan yardım istemek kimsenin seçeneği olmaz. Ama 100 yıl sonra, halen Avrupa’nın kendi sorunlarını çözmekten aciz olması kendi başına bir sorun.

Çeviren: Çınar Altun