Göçün 56. yılında Türkiye-Almanya geriliminde göçmenler

Türkiye’den Almanya’ya göçün üzerinden tam 56 yıl geçti. 31 Ekim 1961’de Bonn’da imzalanan anlaşmayla Almanya’ya resmi olarak işçi göçü başladı. Göçün 56. yılında Almanya ile Türkiye arasında yaşanan gerilim, aynı zamanda Türkiye’den gelen ve artık kalıcılaşan göçmenler üzerinde kimin söz sahibi olacağına dairdir.

YÜCEL ÖZDEMİR

Son bir buçuk yıldır Türkiye-Almanya geriliminin en önemli ayaklarından biri ülkede yaşayan Türkiye kökenli göçmenler üzerinde kimin söz sahibi olacağı. 1961’de Almanya’ya başlayan işçi göçü tarihi aynı zamanda Türk devletinin, gönderilen işçilerin çalıştıkları ve yaşadıkları ülkenin işçi sınıfıyla özellikle kültür ve yaşam anlayışı bakımından bütünleşmesini engelleme tarihi oldu. Resmi rakamlara göre Almanya’da yaklaşık 3 milyon Türkiye kökenli emekçi yaşıyor ve bunların ezici bir bölümü işçi sınıfının parçası. Ağır sanayi, madenler, inşaat, temizlik ve hizmet sektörü gibi pek çok alanda çalışan Türkiye kökenli işçilerin Almanya’daki konumu çoktan “misafir işçilikten” kalıcılığa dönüşmüş bulunuyor. İlk yıllarda Türkiye’nin “döviz ihtiyacını karşılayan gurbetçiler” olarak görülen Türkiye kökenli işçiler, kalıcılaşma ile birlikte bu ülkede gelecek planları yapmaya başladılar. Ama, Türk devleti, iktidarda hangi parti olduğundan bağımsız olarak, işçileri ekonomik ve siyası çıkarları için kontrol altında tutma politikasından hiç vazgeçmedi. Bunun için de ilk kuşak işçilerden başlayarak dini ve milli duyguları sürekli diri tutmak için yoğun bir çaba harcandı, halen de harcanmaya devam ediliyor. Bu amaçla örgütler, daireler, inisiyatifler kuruldu, paralar akıtıldı.

Alman devleti ise, uzun yıllar uyguladığı ve halen de devam eden ayrımcı politikalarıyla, bu işçilerde Almanya’ya aitlik duygusunun gelişmesini engelledi. En temel demokratik haklardan mahrum bıraktı, çoğu kez açıktan devlet eliyle ayrımcı politikalar hayata geçirildi.

Bütün bu ayrımcı politikalar azımsanmayacak bir kesim arasında Alman işçi sınıfıyla bütünleşmeyi, yaşadıkları ülkenin sorunlarıyla ilgilenmeyi zayıflattı, politik olarak Türk devletinin etkisi altında kalmalarına yardımcı oldu.

AMAÇ GÖÇMENLER ÜZERİNDEN ETKİLİ OLMA

Bu açıdan bakıldığında Almanya’da yaşayan, Alman vatandaşlığına geçen ya da geç(e)meyen yüzbinlerce insanın politik olarak başka bir ülkeden (Türkiye) yönlendirilmelerinin sakıncaları değişik dönemlerde yoğun şekilde tartışıldı ve bu durumun entegrasyon sürecine zarar verildiği üzerinde duruldu. Adeta “paralel dünyaların” oluşmasına neden olan bu siyasetin Almanya açısından sorun teşkil etmesi yeni değil kuşkusuz.

Bunun önüne geçme, “uyum” sürecini hızlandırma adına aradan yıllar geçtikten sonra “Almanya’nın göç ülkesi” olduğu gerçeği kabul edilerek Entegrasyon Zirvesi, İslam Konferansı adı altında kurulan yeni oluşumlar aynı zamanda göçmenlerin geldikleri ülkelerin etkisini azaltmaya yönelik hamlelerdi. Ancak aradan 10 yıl gibi bir süre geçmesine rağmen bir mesafe katedilemedi.

DİTİB VE İMAMLARIN ROLÜ

900’e yakın camide Türkiye’den getirilen yaklaşık 900 imamın görev yapması, aynı zamanda Türkiye devletinin emekçileri kontrol altında tutmaya önem verdiğini gösteriyor. 2016’nın yaz aylarında DİTİB’e bağlı imamların Almanya’da rejime muhalif olanlar hakkında bilgi topladığının ortaya çıkması, yeniden bu yönde tartışmalara vesile oldu.

Almanya’daki Türkiye kökenli göçmen işçilere mevcut rejim için ekonomik ve siyasi güç açısından bir “diaspora” rolü biçen AKP Hükümeti, bu gücü gerektiğinde Avrupa’daki Türkiye kökenli muhalif güçlere, gerektiğinde ise yaşadıkları ülkelerin yönetimlerine karşı etkili bir baskı gücü şekilde kullanmak istiyor.

Bugüne kadar sürdürülen “diaspora politikası” sonucunda Türkiye kökenli göçmenlerin siyasi bir ‚koz‘ olarak kullanılmak istendiği 24 Eylül’de Almanya’da yapılan genel seçimler öncesinde açık olarak görüldü.

AKP’NİN DİASPORA POLİTİKASI NE ANLAMA GELİYOR?

Denilebilir ki, Türk devleti tarafından 56 yıldır Almanya’da sürdürülen Türkiye kökenli işçileri yedekte tutma politikası, AKP ile daha sistemli ve etkili hale gelmiştir. Geçmiş dönem hükümetleriyle kıyaslandığında AKP/Erdoğan döneminde yurt dışında yaşayan Türkiye kökenli emekçileri, Türkiye’deki iktidar politikalarına göre örgütleme, harekete geçirme öabaları daha sistematik karakter kazandı.

Bütün diaspora politikasının bağlandığı ve devasa bütçeye sahip Yurtdışı Türkleri ve Akraba Toplulukları Dairesi bu açıdan büyük bir önem taşıyor. Türkiye’de yapılan seçimler için sandıkların yurt dışındaki temsilciliklerde kurulması, yıllardır biriken bir çok sorunun önceki hükümetlere göre hızlı bir şekilde çözülmesi de bu yeni diaspora stratejisinin önemli ayaklarından birisidir.

Şimdi, bu strateji etnik temelde kurulan siyasi partilerle bir üst aşamaya çıkarılıyor. Erdoğan’ın Almanya’da oy vermeye çağırdığı Alman Demokratlar Birliği (ADD) partisi yeni diaspora stratejisinin parçası olarak kuruldu.

Erdoğan’ın son hamlesi asıl olarak Türkiye kökenli göçmenlerle Alman partileri arasında bağı koparma, içe kapatma ve azınlık siyaseti yapma gibi tehlikeli yaklaşımlar içeriyor. Zira diaspora stratejisinde emekçilerin yaşadıkları ülkeden kopuk, içe kapalı yaşamasını ve gerektiğinde politik baskı gücü olarak kullanılmasını gerektiriyor. Avrupa’da kalıcı olarak yaşayan Türkiye kökenli emekçilere yüklenen bu misyon elbette Türk dış politikasının Avrupa ve bölge bağlamındaki yeni ihtiyaçlarıyla da örtüşüyor, aciliyet kazanıyor. Neo-Osmanlıcı dış politika gereği Türk devletinin karşı karşıya kaldığı sorunlar ya da ulaşmak istediği hedefler için, emperyalist devletlerle pazarlık gücünü artırmak üzere Türkiye kökenliler üzerindeki politik etkiyi genişletme ve derinleştirmeye daha fazla ihtiyaç duyuluyor.

Denilebilir ki; yurtdışındaki göçmenleri “adeta ‚beşinci kol” gibi değerlendirme planları devreye konuldu. Eskiden de bu amaç vardı, ancak etkisi bu denli hissedilmiyordu. Bu yeni “strateji”de göçmenler Türk siyaseti ve ekonomisi için oy ve döviz devşirme önemini yitirmemekle birlikte, yaşadıkları ülkelerde siyasi bir güç haline gelme, adeta özerk politik bir parti gibi hareket etmesi gerekiyor.

‚VATANDAŞ OL AKP SİYASETİ YAP‘

Açıktır ki, Almanya’nın yasal olanaklarından, politik imkanlarından kendini yalıtan bir kitleyle “beşinci kol” faaliyeti yürütülemez. Bir yandan bu kitlenin önde gidenlerini her bakımdan (ticaret, siyaset, temsil gücü örgütler kurma vb.) gelişmesi teşvik edilirken, diğer yandan ana kitlenin her bakımdan “vatana kulak kabartması”, “her türlü kaygısının güvencesini asli devletinde araması”, dolayısıyla “güçlü Türkiye’nin oluşumuna” kendi çıkarı gereği destek vermesi istenmektedir. Eskiden sıkça kullanılan “Alman vatandaşı ol ama, Türk kal” söylemi, bugün “Alman vatandaşı ol ama, Türk olarak siyasi rol üstlen” anlamına gelmekte. Yani pasif güçten aktif güce doğru bir değişim söz konusu.

Kendi bağrında ayrı ve özerk bir parti gibi hareket eden, buradaki siyasal yaşama doğrudan müdahalelerde bulunan, bu müdahale olanaklarını pazarlık kozu olarak masaya getiren bir Türk devleti gerçeğini, Alman devleti kabullenmedi ve kabullenmesi de pek mümkün görünmüyor. Nitekim DİTİB, ajanlar, Türkiye’den getirilen öğretmenler gibi konularda attığı ya da atmayı planladığı adımlar da bunu işaret ediyor.

Gelinen aşamada Almanya’nın Türkiye kökenlilerle ilgili “entegrasyon sorunu”, AKP iktidarının izlediği siyasetle birlikte, bir hegemonya sorunu ve mücadelesine dönüşmüştür.

Türk devletinin Türkiye kökenliler üzerinde bu denli etkili olmasının aynı zamanda kendisinin vermiş olduğu büyük açıklardan kaynaklandığını fark ederek belli adımlar atması kuvvetle muhtemel görülüyor. Kısa bir süre önce Federal İçişleri Bakanı’nın Müslümanlar için dini bayram günü ilan edilmesi yönündeki önerisini de bu temelde ele almak gerekiyor.

Gelişmeler, Türk-Alman ilişkilerinde geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu ülkede yaşayan milyonlarca Türkiye kökenli emekçinin hangi devlete bağlı olacağı tartışmasının devam edeceğini gösteriyor. Devlet ve hükümetler arası tartışmalar, kavgalar bazen alevlenip bazen sönse de bütün fatura sonuçta emekçilere çıkıyor ve asıl zararı onlar görüyor. Bu nedenle de Türkiye kökenli emekçiler için çözüm yolu, kendisi üzerinde hangi devletin hakimiyet kuracağı değil, yaşadığı ülkedeki diğer emekçilerle kaynaşarak kendi yaşamı ve geleceği için bağımsız bir güç olmaktan geçiyor.