‘Merkel Devri’nin sonu ya da ‘siyasi kriz’ mi?

YÜCEL ÖZDEMİR

Pazar gecesinden bu yana Almanya’da siyaset kazanı fokur fokur kaynıyor. Dört partinin başlattığı koalisyon görüşmelerinin uzlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine ülkenin içine düştüğü “siyasi kriz” öyle kolay aşılacak gibi de görünmüyor.
Vaatleri ve programları birbirinden farklı CDU, CSU, FDP ve Yeşiller’den “Uyumlu bir koalisyon çıkarmak” elbette kolay değildi. Karşılıklı epey tavizlerin verilmesiyle kurulma ihtimali olan bu koalisyonun, kurulması durumunda da ömrünün çok fazla olmayacağı tahmin edilebiliyordu. Ama bu da olmadı. Bugünkü tablo, sermaye fraksiyonları arasındaki çelişkilerin tahmin edilenden de derin olduğunu gösteriyor.
Her ne kadar 1970’li yıllardan bu yana Alman siyasetinin önemli aktörlerinden biri olan Meclis Başkanı Wolfgang Schaeuble “Ortada bir kriz yok, güç denemesi var” dese de, süreç siyasi krizi de içinde barındırarak ilerliyor. “Kriz” asıl olarak bir koalisyon hükümetinin kurulmamasından çok sistemin ana partilerinin güç kaybetmesiyle ilgili. Kısa dönemde sistemin iki ana direği durumundaki CDU/CSU ve SPD’nin yeniden güç toplamasına dair bir “çıkış planı” yok. Bu nedenle sonuçtan çok nedenlere bakmak daha anlamlı.
24 Eylül seçimlerinde, Angela Merkel’in genel başkanlığını yaptığı CDU (ve Bavyera’daki kardeşi CSU) ile Martin Schulz’un genel başkanlığını yaptığı SPD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en düşük oyu alarak, ağır bir darbe yemişti. Bir zamanlar neredeyse her biri yüzde 50’ye yakın oy alırken, şimdi ikisinin toplam oyu yüzde 50’nin biraz üzerinde. Bu tablo “merkez sağ ve sol” burjuva partilerin, artan ekonomik-sosyal sorunlar karşısında güç kaybetmesine ve yeni aktörlerin sahneye çıkmasına yol açtı.
Hükümet konusundaki belirsizliğe çare olarak sunulan erken seçimlerin yapılması durumunda da benzer bir tablonun ortaya çıkma ihtimali hiç de az değil. Zira kamuoyu yoklamaları 24 Eylül’de yapılan seçim sonuçlarında ciddi bir değişikliğin olmayacağını gösteriyor.
Bütün bunlar, siyasi istikrarın, uyumlu koalisyonların adresi olarak gösterilen Almanya’nın sanıldığı kadar istikrarlı olmadığını gösteriyor. Çünkü, geniş kitleler, içine düştükleri ekonomik koşullar ve dönemin siyasi özelliklerine göre daha önce oy verdikleri partilere sırt çevirdiler, tercihlerinde önemli değişiklikler yaptılar. Hem de çok uzun olmayan bir süre içerisinde.
Bu nedenle hiçbir ülke için “sürekli ve mutlak istikrar” diye bir durumun olmadığı, Avrupa’nın ekonomik olarak en istikrarlı ve güçlü ülkesi Almanya’da yaşananlar gösteriyor. Ülke ekonomik olarak güçlü olmasına rağmen, her şey Merkel’in yansıttığı gibi toz pembe değil. Siyasi belirsizlik, sorunların geniş kesimler arasından tahmin edilenden de fazla tepki biriktirdiğini gösteriyor.
Bu tepkilerin hedefinde olan siyasetçilerin başında gelen Merkel, artık yansıtıldığı gibi “dünyanın en güçlü kadını” değil. En zayıf dönemini yaşıyor. Hem basından hem de parti içinden istifa etmesi gerektiğine dair pek çok açıklama var.
Bu nedenle içinden geçtiğimiz süreç gerçekten de Merkel devri”nin sonunun başlangıcı gibi görünüyor. Daha bir kaç ay önce sadece Avrupa’nın değil, “dünyanın en güçlü kadını” sıfatını alan Merkel, şimdi tam bir iflasın eşiğinde. Gitmekle kalmak arasında gidip geliyor. Frankfurter Allgemeine Zeitung’dan Holger Steltzner’in de ifade ettiği gibi, “Oluşan siyasi tablo tam anlamıyla Merkel’in yenilgisidir.” (20.11.2017)
Merkel’in yeniden eski gücüne kavuşması epey zor görünüyor. Yerine geçecek birisinin de kısa sürede Hıristiyan Demokratları toparlaması mümkün görünmüyor. Tıpkı Martin Schulz’un Sosyal Demokratları toparlamadığı gibi…
Şimdi en çok merak edilen bu sürecin nereye varacağı. Süddeutsche Zeitung şunları yazıyor: “Alman krizinde daha her şey yaşanmadı. Belli bir süre sonra hükümet kurulacak, ne Avusturya ne de İtalya ve Fransa’daki gibi sağ partileri ve yeni ‘hareketler’ olacak. Buna rağmen az Lindnerizm (FDP başkanı kastedilerek) ve az “Birlikte hükümet yapmayacağız” anlayışı iyi olur” (Kurt Kister, 20.11.2017).
Sermaye, bir şekilde işlerini yürütmek amacıyla koalisyon için değişik partileri bir araya getirecek. Yani Almanya’yı hükümetsiz bırakmayacak. Zira hükümetsizliğin faturasının sadece Almanya’ya değil, AB’ye de çıkacağı biliniyor.
Peki ya emekçiler? Her kriz ya da belirsizlik aynı zamanda yeni fırsatları da içerisinde barındırıyor. Emekçilerin acil sorunlarının dile getirilmesi, gasbedilen hakların geri alınması konusunda önemli bir misyonu üstlenen Sol Partinin bu süreçte halkın dikkatini çeken daha cesaretli çıkışlar yapması ve ileri talepler öne sürmesi gerekiyor. Bunu yapmadığı takdirde Alman emekçileri arasındaki arayışın gericiler tarafından yedeklenmesi tehlikesi daha da büyüyecektir.