Yaşam hakkı…

Hayatın İçinden sayfamızda bu sayıda, bundan 121 yıl önce Hermann Duncker tarafından yazılan ve bir terzinin intiharını konu alan bir makaleye yer veriyoruz. ‘Sıradan bir terzinin sıradan bir intihar olayı’ gibi görünse de, terzinin yaşadıkları , kapitalizmin, emekçilerin yaşam hakkını nasıl yok ettiğinin günümüz için de hala geçerlilik taşıyan çarpıcı bir örneği aslında.

Geçen hafta Leipzig’in yerel gazetelerinden birinde şöyle bir haber vardı: “Eutzrich’e doğru uzanan Oststrasse’de, eşi ve iki çocuğuna bakamayacak kadar yoksulluk çeken Langendernbach doğumlu bir terzi kendini astı.”

İşçilerin mücadele cephesi açısından bu çıplak gerçeğin yeni bir kurbanın proletaryanın kitlesel mezarlığına gömüldüğünü bilince çıkarmak dışında hiçbir yoruma ihtiyacı yok. Halkı, tek tek insanların kaderleri ilgilendirmiyor. Gazetelerin ve ekstra telgrafların bir ölümü konu edebilmesi için, ölenin banker ya da bir soylunun avukatı olması gerekiyor. Diğer ölüler için söylenen ise: ‘Ölülerimizi mezarlarına gömelim!’ şeklinde.

Ancak ölenin akraba ve dostlarının toplanıp, yürekten gelen sözlerle onunla vedalaşması ve gönül gözüyle hayatını bir film şeridi gibi canlandırması bir gelenektir. Biz de ölenin çevresinde toplanan okurlarımızla intihar eden bu terzinin anısına saygı duruşunda bulunmak istiyoruz.

Akrabalık ve komşuluk gibi geleneksel kavramlar çağımızda artık eski anlamını taşımıyor. Ortaçağdaki bir şehirde olduğu gibi tek tek kişiler, aileleri ve dostlarını kuşatan dar çitler de kayboldu. Ekmek derdindeki aileler çoktan parçalandı, akrabalar dağıldı. Ancak her dönem gibi, bu dönem de, olumsuzluklar yanında olumlulukları da beraberinde getirdi. İrade dışı olarak yeni, olumlu ilişkiler gelişmekte. Emek, yeni birliklerin oluşumuna neden oldu ve proleter akrabalık doğdu.

Değişik bölgelerde yaşayan insanların yaşamını birbirine benzer hale getiren aynı işi yapmak, doğal olarak benzer dünya görüşleri ve yaşam alışkanlıklarını da yarattı. Aynı hedefler, aynı çabalar ve en önemlisi aynı acılar, karşılıklı olarak benzer ilgi ve menfaatleri geliştiriyor. Ve bu duygu içinde, bakış ve düşüncelerimiz, samimi bir şekilde yukarıdaki olaya, terzinin intiharına, yöneliyor.

Ölen bir meslektaşımızdı, yaşamını gözümüz önünde canlandırmamız ve neden intihar ettiğini anlamamız işte bu nedenle oldukça kolay.

Langendernbachlı’ydı. Şehre göç etmişti. Göç etme nedeni büyük şehir yaşamının tadını çıkarmak değil, daha iyi çalışma koşullarına sahip olmak, eşi ve çocuklarının geçimini daha kolay sağlayabilmekti. Ama iş bulmak öylesine zordu ki…

Klasik proletarya hastalığı ortaya çıktı: Yoksunluk ve korku içinde yaşamak! Eşi ve çocuklarına bakamaz duruma geldiğinde devletten yardım almak için başvuru yaptı. Aldığı cevap, ‘eşine bakamayacaksa neden evlendiği’ şeklinde oldu. Sağlık sigortaları ise, hastalıklı bir insanı zaten üye yapmamaktaydılar. Bu her zamanki hikayedir: Son gücünle çalışırsın ama eğer haftada dikecek iki pantolondan fazlasını bulamazsan ve saat ücretin yaklaşık 5 Mark ise eline eşin ve çocuklarının karınlarını doyuracak para bile geçmez.

Gecenin karanlığında, dikiş makinesi tıkırtıları arasında kafasından neler geçtiğini bilemesek de, “eğer sen olmazsan, senin bakamadığın eşine ve çocuklarına devlet bakacaktır.” düşüncesinin geçmiş olması muhtemel. Böylesi bir baş dönmesinin girdabını tanımayanlar, bu uçurumun dibinde neler olduğunu da fark edemezler. Ahlaki açıdan böylesi bir olayı lanetlememizin nedeni, hiç kimsenin tek başına bu durumdan kurtulamayacağını, fiziki olmasa da zihinsel olarak öleceğini bilmemizden ama çıkış yolu olduğuna dair umudumuzu yitirmememizdendir.

Proletaryanın toplumsal gücüne, sınıfımızın, örgütümüzün hepimizin çabasıyla yükseleceğine duyduğumuz inanç, öylesi kötü durumlarla karşılaşsak bile bizden uzaklaşmamalıdır. Kapitalizmin bu kurbanı karşısında da andımızı tazelemeliyiz: Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için!

Hareketimizi güçlendirmek için çaba harcamadığımız tek bir gün bile olmamalı. Kimse bize haklarımızı, daha iyi bir yaşamı gönüllü olarak vermiyor. Mücadele etmemiz zorunlu ve elde edebileceğimiz çok şey var!

Bu makalenin başlığı yaşam hakkı. Yaşam hakkı konusunda bizim görüşümüz alındı mı? Duymak için kulakları, görmek için gözleri olanın yukarıdaki satırlar arasında okudukları kulaklarında çınlıyor. Ve biliyoruz ki kendimiz ve kardeşlerimiz için yaşam hakkına sahip olacağız!

Terziler Dergisi (Terzilik yapan insanların mesleki yayın organı), Kasım 1896


Hermann Duncker kimdir?

Hermann Duncker, 24 Mayıs 1874’te bir tüccarın oğlu olarak Hamburg’da doğdu. 1883-1891 yılları arasında Göttigen lisesinde okudu. Leipzig’te müzik bilimi öğrenimi gördü. 1 Mayıs 1893’te SPD’ye üye oldu. 1896-1903 yılları arasında tarih, felsefe ve ekonomi okudu.

1903’te SPD’nin yöneticilerinden oldu, Leipziger Volkszeitung’da redaktörlük yaptı. 1906’da SPD’nin Marksist öğrenim kursları açıldığında gezici öğretmenlik yapmaya başladı. Kurs döneminde Rosa Luxemburg ve Franz Mehring’le sıkı ilişki içindeydi. Daha sonra ileride Spartaküs Birliği’ni kuracak olan Enternasyonalistler içinde yer aldı. Herman ve eşi Käte Duncker, Leo Jogiches’le birlikte Spartaküs grubunun organizesi ve illegal materyallerin dağıtımında görev aldılar. Devrim sonrası bir grupla birlikte Spartaküs Birliği’nin matbaasında Roten Fahne’nin (Kızıl Bayrak) gazetesini çıkardı. KPD’nin kuurluş kongresinde eşiyle birlikte merkez komitesinde yer aldı. 1919 yılında tutuklandığında eşi Danimarka’ya sığındı ama kısa süre içinde döndü. 1919/20’de USDP başkanlığındaki Gotha hükümetinin sekreterliğini yaptı. Kapp Darbesi sonrası bu fonksiyonu kaldırılınca KPD’nin gezici öğretmeni olarak dolaştı. 1923’te Thüringen KPD teşkilatının sekreterliğini yaptı. Kronik bronşitten muzdaripti ve aile olarak zor koşullar altında bir yaşam sürdürmekteydiler. Hem eğitmenlik hem de değişik broşürlerin hazırlayıcısı olarak KPD’ye hizmet verdi. Reichstag yangınından sonra 28 Şubat 1933’te tutuklandı Spandau hapishanesi ve Brandenburg toplama kampında tutuldu. 1936’da önce Danimarka’ya sonra da İngiltere’ye sığındı. KPD ile Hitler-Stalin Antlaşması’nı onaylamadığı için sorun yaşadı. 1938’de ABD’ye göç etti. Dunckerler 1947’de tekrar Almanya’ya döndüler ve Doğu Almanya Cumhuriyeti’ne yerleştiler. Hermann Duncker, Rostock Üniversitesi’nde toplum bilim fakültesinin dekanı oldu. 1948’de FDGB sendikasının müdürlüğüne atandı. 22 Haziran 1960’da Doğu Berlin’de hayatını kaybetti.