Aslı Erdoğan’a Barış Ödülü

Ali Çarman/Stuttgart

Stuttgart Barış Ödülü, AnStifter grubu ile DİDF Stuttgart tarafından, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayınlandığı 10 Aralık günü yapılan görkemli bir törenle, dayanışma, eşitlik, adalet ve özgürlük adına olağanüstü çaba harcayan yazar Aslı Erdoğan’a verildi.

Egemenlerin insana dair ne kadar güzellik varsa sinsice ayaklar altına aldığı günümüzde dikkatlerin bir kez daha evrensel insan haklarına çekildiği kültürel etkinliğin sunumunu Almanya Göçmen Kadınlar Birliği Başkanı Sidar Çarman yaptı.

Barış galasının başlamasına az bir zaman kala sevgili Aslı Erdoğan’nın törene gelirken kaza geçirdiği haberi duyuruldu. Seyirciler endişe ve korkunun yol açtığı gözyaşlarını gizleyemedi. Kazada kimseye bir şey olmadığı öğrenilince bu kez yürekleri üzüntü yerine sevinç kapladı.

Stuttgart’ın en güzel tiyatro salonlarından olan Theaterhaus’da gerçekleşen barış galası saat 17.00’de başladı. Sidar Çarman açılış konuşmasında; “Türkiye hızla karanlığa doğru yol almakta. Ve karanlığa karşı büyük bir cesaret örneği göstererek aydınlığı savunanları selamlıyoruz. İnsanlığın daha güzel bir yaşam, savaş, baskı ve haksızlıkların olmadığı dünya arayışı devam etmekte. Hepimiz bunun için buradayız.” dedi.

Anti-faşist mücadelenin tanınmış isimlerinden sanatçı yazar Elisabeth Abendroth sahneye çıkarak Aslı Erdoğan hakkında uzun ama ilgiyle dinlenen bir konuşma yaptı: ‘’2015 Eylül’ünde Cizre’de Cemile adında bir kız çocuğu keskin nişancılar tarafından öldürüldü. Sürekli ateş edildiği için hiç kimse cesedi alamadı. Ailesi en sonunda Cemile’nin ölüsünü alabildiklerinde, onu derin dondurucuda muhafaza etmek zorunda kaldı. Aslı Erdoğan; ‘Artık her bellek bir derin dondurucu. Ölülerimizi, kendi cesedimiz de dahil orada muhafaza ediyoruz.’ diye yazdı. Aslı Erdoğan buz tutmuş bir yerden bize geliyor. Aynı zamanda dayanılmaz sıcaktan, yanan bir evden, dumanlar arasından, çıkışı olmayan bir yerden, Türkiye’den bize geliyor. Devletin suç işlediği, keyfiyet ve baskının egemen olduğu bir ülkeden. Bir ülkenin insan haklarına verdiği değer onun kadınlara yönelik muamelesinden anlaşılır. İktidardaki AKP, kadınların değerini kaç çocuk yaptıklarına göre belirliyor. Kadınların yarısı evliliği sırasında ağır şiddet görmüş durumda. Kadın ölümleri giderek artıyor. Tüm bunlar dinin gerici, aydınlanma karşıtı varyasyonu adına yapılıyor. Buna verilecek en doğru ad dini faşizm. Alman hükümetleri geçmişte de dinsel faşist rejimlerle dostane ilişkiler sürdürdüler.‘‘

Daha sonra Mezopotamya topraklarının, doğasının, insanın kendine has güzelliklerini derinliklerden çıkararak temburun o güzelim ritmi eşliğinde dinleyicisi ile buluşturan Cemil Qoçgiri sahne aldı. Alman dinleyicilerin çoğunlukta olduğu salonda 800 kişi vardı. Zazaca, Kürtçe, Türkçe seslendirdiği her parça Alman dinleyicilerin alkışını kazandı.

Uluslararası Af Örgütü Amnesty International gecede bilgilendirme masası açarak tutsak edilmiş gazetecilerle dayanışmak için imza topladı.

Alman yazar Wolfgang Ferchl ve diğer konuklar sahneye çağrılarak, törene katılamayan Aslı Erdoğan’a ödülü temsili olarak verildi. Bütün salon elinde tutsak yazar ve gazetecilerin isimleri yazılı dövüzleri yukarı tutarak ayağa kalktı.

Alkışlar elinde tek silahı olan kalemi ve yüreğinde dökülenler olan Aslı erdoğan’a.

Alkışlar barış ve özgürlüğe.

Alkışlar bütün tehditlere rağmen insanlık kazanacak diyen Aslı erdoğan’a.

Gecenin ilerleyen saatinde, bu kez kabaretist Peter Grohmann sahneye davet edildi. Grohmann konuşmasında ‘‘ Gazeteciler, dünya çapında halkların haber alma hakkını ve basın özgürlüğünü engellemek üzere baskı ve şiddete maruz kalmakta, tutuklanmakta ya da öldürülmektedir. Öncelikle bu zor koşullarda mesleğini icra eden ve dünyanın neresinde olursa olsun engellenen, yaptırımlara uğrayan ya da takibata uğrayan tüm gazetecilerle dayanışma içindeyiz. Irkçılığa ve milliyetçiliğe karşı ortak yaşamı savunmaya devam edeceğiz.“ dedi.

14 yıldır düzenli olarak barış için mücadele eden değişik şahsiyetlere verilen ödülün galası, sanatçı ve yazarların hep birlikte fotoğraf çektirmesiyle sona erdi.


10 Aralık’ta Stuttgart Barış Ödülü’nü alacak olan Aslı Erdoğan’a ödülü takdim konuşmasını Prof. Dr. Wolfgang Abendroth’un kızı Elisabeth Abendroth hazırladı:

Sevgili Aslı Erdoğan

Sevgili AnstifterInnen

Sevgili dostlar

Değerli bayan ve baylar

Aslı Erdoğan’ın aramızda olması hepimiz için büyük bir sevinç. Ödül töreninde kısa bir konuşma yapacağımı söylediğimde O’nun aramızda olup olmayacağı belli değildi. Aslı Erdoğan birkaç haftadır Almanya’da yaşıyor. Hepimiz kısa süre içinde oturma izni alarak, sürgünde ne kadar mümkün olursa o kadar, huzura kavuşmasını yürekten diliyoruz.

Aslı Erdoğan bize soğuktan geldi. 2016 yazında, 16 Ağustos’ta İstanbul’daki evini polisler bastı. Onu önce karakola, sonra da aylar boyu tutsak edildiği Bakırköy Kadın Cezaevi’ne götürdüler. Korkunç koşullar ve intihar düşünceleriyle orada kaldı. Ancak hapisteki kadınların, duvarların dışındakilerin, Türkiye’nin dışındakilerin dayanışmasını da yaşadı. Bu ünlü yazarın bugün burada, aramızda olabilmesi dayanışmanın önemini ve etkisini bir kez daha gösteriyor.

Bu, bizi 10 Aralık Uluslararası İnsan Hakları Günü’nde yüreklendiriyor. Birleşmiş Milletler’in İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni açıklamasının üzerinden 70 yıla yakın geçmesine rağmen maalesef gerçekleşmesinden çok uzaktayız. İnsan hakları mücadelesi Sisifos’un mücadelesi gibi. Bu haklar sadece Türkiye’nin cezaevlerinde ayaklar altına alınmış değil. Aslı Erdoğan, ayn amaçla mücadele eden birçok arkadaşını cezaevinde bırakmak zorunda kaldı ama bugün burada Stuttgart Barış Ödülü’nü alması Hersh Glik’in meşhur Partizan şarkısında olduğu gibi yeni, özgür jenerasyon için küçük bir zafer anlamını taşıyor.

Aslı Erdoğan, bizi yüreklendiriyor, Stuttgart Barış Ödülü, bu kötü zamanlarda onu yüreklendiriyor. ‚Sahip olduğumuz, ait olduğumuz, içinde olduğumuz ya da olmak istediğimiz herşeyin, dünyanın egemenleri tersini söylese de, bir sözcükle ayrılmaz bağı olduğunu hatırlamalıyız: Barış‘ Bu sözler Aslı Erdoğan’a ait. Bu sözleri son kitabı, Ekim ayında Almanca-Türkçe basılan ‚Susmak Bile Bize Ait Değil‘ den aldım. Biraz sonra kitaptan bazı bölümleri onun ağzından dinleyeceğiz ve Aslı Erdoğan’ın Hersh Glik’in şarkısındaki partizan kızın elinde silah düşmanla savaştığı gibi ama paradoks olarak pasifist şekilde, etkili bir silahla, güçlü, zeki, duygulu sözleriyle savaştığını fark edeceğiz.

Biraz önce Aslı Erdoğan’ın barış sözcüğünden önce yazdığı üç noktayı okudum. İnsana yapılabilecek tüm haksızlıkları yaşamış olan Aslı Erdoğan, kendini, yaralı vücudunu, aradığı, bulduğu doğru, uygun sözcüklerle savunuyor. Yaşayabilmek için dili kullanıyor. Söylenemeyecekleri, tek tek hissettiği, düşündüğü, zorlu çaba harcadığı, mücadele ettiği şeyleri dile döküyor. Bu, büyük güç harcamayı gerektiriyor. Dinlenmeyi, nefes almak için ara vermeyi, susmayı „ sert kayalardaki kavramların gerçeklerle çarpışmasını“, bir dahaki sözcüğe kadar üç nokta koymayı gerektiriyor. „Çünkü yazmak, hemen başlar başlamaz kurtuluş denemesi yapmak anlamına gelmiyor. Yazmak, er ya da geç kavuşulacak özgürlüğün inatçı arayışı değil mi?“ diye soruyor Aslı Erdoğan. Ve sonra „ savaş ise geri döndürülmesi mümkün olmayan bir karar.“ diye ekliyor.

Savaşa karşı yazmak… „ Ardarda katillerin karşısına dikilen, kurbanlara dil olan cümleleri dizmek…“ Asl Erdoğan, ezilenlerin gerçeğini, egemenlerin yalanlarının karşısına dikiyor. Savaşın, tutuklanmanın, işkencenin karşısına özgürlük. Bu, onu cezaevine götürdü. Sadece onu değil, Türkiye’de gerçeği yazıp söyledikleri için yazarlar, gazeteciler, bilim insanları hapse atılıyor. Her geçen gün onların sayıları artan bu insanları unutmamalıyız, ısrarla serbest bırakılmalarını talep etmeliyiz. Aslı Erdoğan, bu büyük yazar, duruşması devam ederken serbest kalarak, ülke dışına çıkarak onlar için bir sembol oldu ve bize tutsaklara yardım edebileceğimizi, susmazsak, tek tek hepsini hatırlarsak başarabileceğimizi gösterdi.

Aslı Erdoğan, cezaevinden gönderdiği bir mektupta; „ Türkiye’de olan iğrençlikleri yazdığım için cezaevindeyim. İğrençlikleri yazmak benim görevim.“ demişti. Suçluyuz adlı denemesinde bu iğrençlikleri şöyle anlatıyor. „ Ülkemizde, ölümden kurtulanların muğlak şekilde hatırlayıp büyük felaket olarak nitelediği korkunç suçlar işledik. Bir halkın kökünü kopardık.“ „Bir insanın acısını bile reddetmek ve koparmak…Ölümden kurtulanları yalancılıkla suçlamak ve hatta atalarına yapılanları inkar edip üstüne bir de olan bitenden onları sorumlu tutmak… „ Aghet/Felaket, yüzyıldan önce işlenen suçlar Ermenilerin kolektif belleğinde çok derin bir yer tutuyor. 1,5 milyon kadın, erkek, çocuk Ermeni’nin Osmanlı İmparatorluğu tarafından sistematik, planlı katliamı, soykırımı Türk hükümeti tarafından hala inkar ediliyor.

Bunu Almanya’dan da tanıyoruz. Bu ülkede de Alman faşizminin iğrençliklerini, akıl almaz suçlarını kamuoyu önünde dillendirebilmek uzun yıllar aldı, hatta şimdiye kadar devam etti. Avrupalı Yahudilere, işgal edilen Doğu ülkeleri halklarına, Sinti Romalara yönelik hak gaspları, mülksüzleştirme, hapse atma, sürme, işkence ve sistematik soykırıma yıllar boyu suskun kalındı. Engellilere, başka türlü yaşayanlara, başka türlü sevenlere, başka türlü düşünenlere yönelik katliamlara suskun kalınan yıllardı bunlar. Hayatta kalan kurbanları ve çocuklarını ikinci kez derinden yaralayan yalan yıllarıydı.

Burada kişisel bir not düşmek istiyorum: Babam Wolfgang Abendroth, 1937’de aylar boyu Alman hapishanelerinde işkenceye maruz kaldı. Uzun ömrü boyunca sürekli hastaydı. Neşeli, mücadeleci biriydi ama o da… „ sanki ayağının altından yer kayacakmış gibi dikkatli, güvensiz adımlarla“ yürüdü. Şimdilerde bana „ affedebilmek gerekirdi“ diyorlar. Siz, sevgili Aslı Erdoğan, „ Kimi ve hangi mahkemede affedecekler? İşkenceciler belki bazı kişiler tarafından affedilebilir ama işkenceyi affetmek mümkün mü?“ diye yazdınız. İnanın başka hiç birşey yazmasaydınız sadece bu sözler için bile size teşekkür ederdim.

Musa Dağı’ndan Auschwitz’e doğru direkt giden bir iz var ve oradan da Diyarbakır ve Cizre’ye doğru!

„Bir suça ortak olmamak hak ve görevden öte varoluş nedenimizdir.“ diye yazıyor Aslı Erdoğan. „ Biz, şimdikiler, esas suçu duymazdan gelerek ve susarak işliyoruz. Sadece 1915 ve 1938’de olanlara değil, şimdi olanlara karşı da aynı suçu işliyoruz.“ Aslı Erdoğan duymazdan gelmek ve susmak istemiyor, bunları yapamıyor da zaten. Başkalarıyla birlikte Cizre’ye doğru yola çıkıyor. Sağlık sorunları nedeniyle geri dönüyor. Köşesinde tek kelimesi kendine ait olmayan bir yazı yayımlıyor. Kendine anlatılanlardan, Kürt bölgelerinde her gün yaşananlardan oluşan bir montaj. Türk ordusunun saldrılarından kaçan kadınlar tecavüze uğruyor, işkence yapılıyor, erkekler kurşuna diziliyor, çocuklar bodrumlarda yakılıyor. Bir kız çocuğu, „bu baban“ denilerek eline et ve kemik dolu plastik bir torba tutuşturulduğunu anlatıyor. Yazı, günlük Kürt gazetesi Özgür Gündem’de çıkıyor. Ama gerçekler yayımlanmamalı, kimse bu konu üzerine konuşmamalı, kimse yazmamalı, kimse okumamalı… 2016 Ağustos’unda Özgür Gündem yasaklanıyor. 2016 Ağustos’unda Aslı Erdoğan tutuklanıyor.

Türk terörünün korkunç günlerinden birinde 2015 Eylül’ünde Cizre’de Cemile adında bir kız çocuğu keskin nişancılar tarafından öldürüldü. Sürekli ateş edildiği için hiç kimse cesedi alamadı. Ailesi en sonunda Cemile’nin ölüsünü alabildiklerinde, onu derin dondurucuda muhafaza etmek zorunda kaldı. Aslı Erdoğan; „ Artık her bellek bir derin dondurucu. Ölülerimizi, kendi cesedimiz de dahil orada muhafaza ediyoruz.“ diye yazdı.

Aslı Erdoğan buz tutmuş bir yerden bize geliyor. Aynı zamanda dayanılmaz sıcaktan, yanan bir evden, dumanlar arasından, çıkışı olmayan bir yerden, Türkiye’den bize geliyor. Devletin suç işlediği, keyfiyet ve baskının egemen olduğu bir ülkeden. Bir ülkenin insan haklarına verdiği değer onun kadınlara yönelik muamelesinden anlaşılır. İktidardaki AKP, kadınların değerini kaç çocuk yaptıklarına göre belirliyor. Kadınların yarısı evliliği sırasında ağır şiddet görmüş durumda. Kadın ölümleri giderek artıyor. Tüm bunlar dinin gerici, aydınlanma karşıtı varyasyonu adına yapılıyor. Buna verilecek en doğru ad dini faşizm. Alman hükümetleri geçmişte de dinsel faşist rejimlerle dostane ilişkiler sürdürdüler.

Aslı Erdoğan soğuktan geliyor ama aynı zamanda insanların Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldığı büyük çöllerden, yanan ormanlardan geliyor. Bizi Afrika’dan ayıran ölümcül sınırdan, karanlık, menekşe renkli Akdeniz’den geliyor. „ Herkül bile bu dalgalara dayanamazdı.“ Her gün orada çocuklar, kadınlar, erkekler boğuluyor, belki şimdi de, şu saatte de…

Her gün Avrupa’yı mültecilerden korumak için Libya’da kurulan kamplarda çocuklar, kadınlar, erkekler köleleştiriliyor. Her gün bir ressamın elinden çıkmış kadar güzel Yunan adası Midilli’deki Moria mülteci kampında aç çocuklar dayanılmaz soğuk, pislik ve kir içinde hastalanıyor. Belki şimdi de, şu saatte de… Ama umut da var. Midilli’deki Yunan aileler de yoksul, yine de tel örgülere yaklaşıp mülteci çocuklara az da olsa süt, peynir, sabun ve bebek bezi getirenler var.

Aslı Erdoğan İstanbul’dan kadınların keyfi olarak, bazılarının belki onyıllardan beri tutsak edildiği, cezaevinden geliyor. İşte o kadınlar çay poşetlerinden ve yumurta kabuklarından küçük çiçekler yetiştirmeyi başardılar.

Aslı Erdoğan’ın meslektaşı Anna Seghers, geçen Yüzyıl‘da 30’lu yılların sonu, 40’lı yılların başında kaleme aldığı Yedinci Haç kitabında ‚Hepimiz dış güçlerin insanın içine, en içine kadar nasıl müdahale edebildiğini hissettik. Ama içimizde müdahale edilemeyecek, yaralanamayacak bir yer olduğunu da hissettik.“ diye yazmıştı. En içte olan, yaralanmayan yer insana cesaret veriyor. Toplama kampından kaçma ve kaçanlara yardımcı olma cesareti…

Aslı Erdoğan da büyük bir anlatım sanatıyla dış güçlerin insanları ne derin ve ne korkunç etkileyebildiğini anlatıyor. Ve böylece içimizde taşıdığımız müdahale edilemeyen, yaralanamayan cevheri gösteriyor. Bize cesaret veren, haksızlıklara hayır dememizi sağlayan, dünyanın, en azından kendi içimizdeki dünyanın değişeceğine dair inancımızı diri tutan cevheri… Sevgili Aslı Erdoğan, size büyük cesaretiniz, harika anlatım sanatınız ve insanlığınız için tüm kalbimle teşekkür ediyorum.

Ödülün Aslı Erdoğan’a verilmesi kararı nedeniyle AnstifterInnen’i, bu büyük yazarı selamlama şansına sahip olan bizleri ama en fazla Stuttgart Barış Ödülü’nü alan Aslı Erdoğan’ı kutluyorum.

Çeviren: Semra Çelik