Politik tartışma temelden değişmeli

2015’ten beri Almanya’da en çok tartışılan konuların başında ülkeye gelen sığınmacılar geliyor. Siyasi partiler ve medya tarafından sıkça hedef olarak gösterilen sığınmacıların Alman toplumunda nasıl tartışıldığını, konun nasıl ele alınması gerektiğini Köln Uyum için Yuvarlak Masa Sözcüsü Dr. Wolfgang Uellenberg-van Dawen ile konuştuk.

SEFARİYE EKŞİ

Sayın van Dawen, 2016’dan 2017’nin sonuna kadar sığınmacılar açısından gelişmelere damgasını vuran neydi?

Geçen yıl ne mülteciler ne de onların destekleyiciler için iyi bir yıl olmadı. Özellikle Berlin-Breitscheidplatz’daki Noel pazarına Anis Amri tarafından yapılan saldırıdan sonra, neredeyse tüm siyasi partiler, medyanın büyük çoğunluğu ve Almanya’da yasayan bir çok insan tarafından sözde liberal mülteci politikası sorumlu tutuldu.

İltica yasaları sertleştirildi, güvenlik güçlerine örneğin cep telefonlarındaki bilgilerin takibi için yetki verildi ve hatta Afganistan’a sınırdışı etmeler bile hızlandırıldı.

Bugün biliyoruz ki, mülteciler politikası değil, Amri gibi kriminal bir insan böylesi ağır bir suçu işledi. Peki bundan çıkarılan ders ne? Federal İçişleri Bakanı ya da Anayasayı Koruma Örgütü Başkanı istifa mi ettiler? Hayır! Ama, sınırdışı etme çığlıkları daha da yükseldi.

Mülteciler konusu Almanya’da “sağa kayışı” ne kadar etkiledi?

Yabancılardan korkma ya da yabancı düşmanlığı ne yazık ki Alman politik kültürünün bir parçası. iki Almanya’nın birleşmesinden sonra birlikte yaşadığımız Türkiyeli insanların evleri ateşe verildi, yabancı düşmanı sloganlar atıldı ve (Anayasa’da, çev.) temel bir hak olan iltica hakkı neredeyse geniş ölçüde yok edildi.

Ama o zamanlar Köln’de de yabancı düşmanlığına karşı ve demokrasi için büyük bir hareket vardı. Bu hareket 2015’ten bu yana giderek daha fazla bir oranda Almanya’ya gelmeyi başarabilen mültecilere kucak açtı ve kucak açmaya devam ediyor. Yabancı düşmanları; ki bunlar toplumun her katmanında varlar, ama özellikle de orta halli çevrelerde ve Doğu Almanya’da bunu fırsat bilip, mültecilerin güya refahları üzerinden yaşadığını söyleyerek, insanlarda kıskançlık ve korku yaratmaya devam ediyorlar.

Özellikle de sosyal adaletsizlikten etkilenen, yani kirası ödenebilir ev ya da kreşlerde çocuklarına yer bulamayan insanlar, mülteciler için her şeyin yapıldığı yollu eleştirilerde bulunabiliyorlar. İşte bu yüzden Avrupa düşmanı ve ırkçı gruplar bir kaç denemeden sonra AfD (Almanya için Alternatif) içerisinde birleşerek parlamentoya girebildiler.

Federal seçimleri “mülteciler” ve uyum“la bağlantılı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

AfD (Almanya için Alternatif) mültecilere ve göçmenlere karşı (İslam ve Türkiye) ırkçı sloganlarla özellikle de yoksul ve zengin seçmenler arasında kışkırtıcı propaganda yaptı ve oy kazandı. Demokratik partiler genelde çekingen ve korkuyla yaklaştılar. CDU ve FDP (liberaller) daha çok sağa kayarak sağ seçmenleri kaybetmemeye çalıştılar. SPD ise programlarında dünyaya açık bir duruş sergilerken, söylemde tutarlı sınırdışından söz etmekte ve geleneksel seçmen kitlesi olan işçilerin korku ve kaygılarını nereye kadar gözeteceği konusunda ikircikli bir tavır takınmakta. Bu tartışmalar Sol Parti ve Sarah Wagenknecht tarafından da sürdürülmektedir. Bu yüzden politik tartışma temelden değişmek zorunda. AfD değil, demokratik partiler dünyaya açık ve insan haklarına uygun tavırlarıyla tartışmalara yön vermek zorundadırlar. insanların korku ve kaygıları dikkate alınmak zorunda ve mülteciliğin nedenleri ve daha iyi bir birlikte yaşam için somut çözümler bulunmak zorundadır.

Neden sınırdışı politikalarına “Hayır“ diyor ve mültecilerin sayısı konusunda „üst rakamı“ kabul etmiyorsunuz?

Cenevre Mülteciler Sözleşmesi uluslararası bir sözleşmedir ve buna göre Avrupa ya da Almanya’ya gelmeyi başarabilen her kişiye kendi özel konumunu anlatma hakkı vermektedir. Örneğin 200 0001 mülteci gibi bir rakamın dillendirilmesi uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına gelmektedir. Zaten bugün bile güvenilir ülkeler konusunda getirilen kısıtlamalar bile bu hakkın altını oymaktadır. Bu da zaten yeterince kötü bir durumdur.

Bu konunun “yerliler” üzerindeki etkileri ne olacaktır?

Sürekli artan içine kapanma ve korkutma politikası etkilerini göstermektedir: Sinir kontrolleri, daha çok kamera vs., korku havası ve daha kötüsü de ırkçılar parlamentolara giriyorlar ve programlarında neoliberal ve işçi düşmanı pozisyonlar var.

Ülkemiz bölünmüş durumda, birçok insan yoksul, her dört çocuktan biri yoksul, giderek daha çok genç ve yaşlı insan da aynı durumda. Ama tüm bu konular genel bir korku tartışmasıyla yürütülüyor ve sadece mültecilere değil, bir bütün olarak göçmenleri de kapsıyor; Türkiye’den ya da Afrika’dan gelmelerinden bağımsız olarak.

Peki, taleplerimiz ne olmak zorunda?

Giderek daha fazla sayıda insan Avrupa ya da Almanya’ya gelerek daha iyi bir yaşam sürdürmek ve ülkelerindeki yakınlarını desteklemek istiyorlar. Bu yüzden Almanya’nın bir göçmenler politikasına ihtiyacı vardır. İnsanlara hukuk devleti çerçevesinde adil bir şans verecek bir politikaya ihtiyaç var. Sorun sadece “bizim” işimize yarayacak insanları seçmek değil, genel bir denge yaratmak gerekiyor.

İltica hakkı geçerli olmak zorunda. Ne ilticacılar için kamplara ne de hemen insanların dilekçelerini karara bağlayıp sınırdışı edecek yeni gelenler için merkezlere gerek olmamalıdır.

Yine tekrar isleyen bir sosyal devlete gereksinmemiz vardır: Kiraları ödenebilir evler yapan, iyi bir eğitim ve iş ortamı sağlayan bir devlete ve bunları sırf mülteciler geliyor diye değil. Karşılıklı korkuları körükleyen değil, adil bir politika sadece birlikte olur.

(Çeviren: Yüksel Dalyan)