Avrupa’nın eski ve yeni ‘tek adamları’

Yücel ÖZDEMİR

Dünyanın en kanlı, en barbar ve en bilinen diktatörleri Adolf Hitler (Almanya, 1933-45), Benito Mussolini (İtalya, 1922-45), Francisco Franco (İspanya, 1936-75) ve Antonio de Olivere Salazar’ın (Portekiz, 1932-68) Avrupa’da, hem de aynı dönemde, işbaşına gelmeleri tesadüf mü?

Elbette değil. Tarihsel sürece dikkat edildiğinde iktidara geldikleri dönem, arada bir kaç yıl fark olmakla birlikte aynı siyasal, ekonomik, sosyal koşulları barındırıyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin güçlü bir arayış içinde olduğu, 1929 ekonomi krizinin yaşandığı bir dönemde diktatörler işbaşına geldi. Bir diğer önemli ortak özellik ise Rusya’da gerçekleşen Ekim Devrimi, yanı başındaki kıta Avrupası’nı etkisine almış, benzer sosyalist devrim isteyen komünist partiler güçlenmiş, kimi ülkelerde devrime ramak kalmıştı. Bu koşullarda burjuvazi iktidarını korumak, yeni emperyalist planları hayata geçirmek üzere, nasyonal sosyalist faşist hareketleri yükselen toplumsal tepkiyi bastırmak, yedeklemek için öne çıkardı, destekledi.

Bu nedenle, kıta Avrupası’nda yeni bir düzen olarak komünizmi isteyenlerle eski düzen kapitalizmi korumak isteyenler arasında, özü işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki iktidar mücadelesi olan kanlı çatışmalar, savaşlar yaşandı. Bu kanlı savaş dönemini, iktidarı alabilecek gücü ve silahı olmayan işçi sınıfı önce, diktatörler de sonra kaybetti. Faşist diktatörleri işçi sınıfına, komünistlere karşı destekleyen, besleyen burjuvazi ise rejimini ayakta tutarak yukarıda durmayı başardı.

Bugün, pek çok farklılık olmakla birlikte kıta Avrupası’nda kanlı diktatörlerin işbaşına geldiği döneme benzer bir süreç yaşanıyor. Ülkeler farklı olsa da milliyetçi-faşist hareketler güç topluyor ve bugünün ihtiyaçlarına göre yeni otoriter iktidarlar kuruluyor. Kıta genelinde ırkçı, milliyetçi, sağ popülist ve faşist hareketler, işsizlik ve yoksulluğun yükseldiği koşulları kullanarak güç topluyorlar. 2008 ekonomik krizinin emekçi sınıflar arasında yarattığı gelecek korkusu, güvenli gelecek endişesine eklenen 2015’teki “sığınmacı akımı” siyasal dengelerde önemli sarsılmalara yol açtı. Bu nedenle günümüz Avrupa’sında olanlar bir nevi 2008 krizinin yarattığı koşulların devamı olarak görülebilir.

Daha önce İslam, AB ve elitlere (Establishment) karşı bir söylem üzerinden ortaya çıkan sağ popülist, milliyetçi “tek adam” hareketleri, daha sonra sığınmacıları da kullanarak hızla güç toplamaya başladılar. Almanya’yı bir yana bırakırsak, sağ-milliyetçi hareketlerde “tek adam” kültünün etkili olduğu görülüyor. Hepsi neredeyse, lider durumundaki “tek adam/kadınla”la anılıyor.

MACARİSTAN, POLONYA, AVUSTURYA…

Topladıkları siyasi güç sayesinde Macaristan, Polonya, Avusturya… gibi pek çok ülkede hükümet ya da hükümet ortağı oldular. İktidara geldiklerinde, kendilerinden önceki diktatörlerin bir benzerini yaparak, bütün muhalifleri tasfiye etmek için önce yargı ve medyayı, sonra devlet yönetiminin bütün alanlarında güç olmak için yasal düzenlemeler yaptılar, anayasalar değiştirdiler.

Özellikle Macaristan ve Polonya’da “tek parti-tek adam” rejimini kurmak için yapılanlar Türkiye’de yapılanlarla pek çok açıdan benzerlik taşıyor. Seçimleri kazanıp, tek başına hükümet olduklarında önce muhalifleri sindiren, devlet aygıtını ele geçiren bu “yeni diktatörler”in ortak özelliği, eski diktatörlerin yaptığını tekrarlamaktan başka bir şey değildir.

Bu açıdan olanları küçümsemeden süreci değerlendirip, çıkış yolları aramak gerekiyor. Gelinen aşamada bu sürecin AB’nin geleceğini milliyetçi temelde sarsma potansiyeli taşıdığı da fark edilmiş durumda. AB, Polonya’daki gidişatın tehlikeli olduğunu fark ederek, AB Anlaşmaları’nın 7. maddesini devreye koymak için süreç başlattı. Ülkedeki otoriterleşmenin yargı ve medya bağımsızlığını ortadan kaldırdığına dikkat çeken AB Komisyonu, geri adım atılmadığı takdirde oy hakkının alınabileceğini de ilan etmiş durumda. Bütün bu baskı ve tehditlerin Polonya’daki diktatör Jaroslaw Kacinski’yi durduracağına pek ihtimal verilmiyor.

2017: SOSYAL DEMOKRASİ ÇÖKTÜ, SAĞ POPÜLİZM YÜKSELDİ

Benzer bir yükseliş Batı Avrupa ülkelerinde de söz konusu. Her ne kadar sağ popülist partiler geride bıraktığımız yıl içinde Batı Avrupa’da iktidara gelmeseler de önemli oranda güç topladılar. 2017’nin başında Hollanda, Fransa ve Almanya’daki seçimlerin AB’nin geleceği açısından “kader seçimleri” olacağı ifade ediliyordu. Yıl sonundan geriye dönüp baktığımızda ırkçı partiler bu ülkelerde iktidara gelecek kadar oy alamadılar. Ama her üç ülkede de oylarını artırdılar ve bir sonraki döneme azımsanmayacak bir güç biriktirdiler. Aynı dönemde her üç ülkede de sosyal demokrat partiler tarihi sefaleti yaşadılar. Uzun bir süre ayakları üzerine dikilmeleri ise beklenmiyor.

‘TEK ADAM’ REJİMLERİNE KARŞI YENİDEN MÜCADELE

Yeni “tek adamlar”ın en büyük şansı onlara karşı güçlü bir mücadele merkezinin olmaması. Özellikle Doğu Avrupa’da. Ülkelere göre farklılıklar arz etmekle birlikte, kıta genelinde artan ekonomik sosyal sorunlara karşı, antifaşist cephenin gücü halen zayıf. En önemlisi de sorunlar ağırlaştıkça emekçi sınıfların başını kaldırıp gerçekleri görme, daha sağlıklı karar verme imkanı azalıyor. Yerleşik partilere ve basına tepki üzerinden kitleler arasında başlayan mücadele yeniden kapitalist düzene bağlanıyor, öfkeleri göçmenlere, Müslümanlara ve azınlık gruplarına yöneltiliyor. Bu nedenle bu yeni “tek adam” rejimlerinin ömrü, beklenenden uzun sürecek gibi görünüyor.

Bu ömrü kısaltmak için kıta genelinde antifaşist emek ve gençlik hareketinin ortaya çıkması kaçınılmaz. Kıtayı ve tek tek ülkeleri karanlık tek adamlardan kurtarıp aydınlığa taşıyacak olan da bu güçtür. Eski diktatörlerin sonu çoğunlukla normal olmayan bir ölümle sonuçlanmıştı. Bakalım yenilerinin sonu nasıl gelecek…