2018’e girerken Almanya

2017, Almanya iç ve dış siyaseti açısından da önemli bir yıl oldu. Sermaye partileri ve basını tarafından göçmenler ve sığınmacılar üzerinde sürdürülen geniş kapsamlı kampanyanın en çok ırkçı, milliyetçi, sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisine yaradığı 24 Eylül’deki genel seçimlerde görüldü.

Irkçı partinin güç kazanmasının asıl nedeninin, zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun büyümesine bağlı olarak geniş emekçi yığınları arasında ekonomik-sosyal sorunlar nedeniyle artan gelecek korkusu olduğu açık. 2018’de, ekonomide kısmi büyüme olduğu halde bu korkunun azalacağına dair fazla belirti yok. Zira ülkede bu korkuları körükleyen yoksulluk, güvencesiz işler, taşeron işçilik konusunda izlenen politikalara devam edilecek.

Bu nedenle Hıristiyan Demokratlar, sığınmacılar ve göçmenler üzerinden yaratılan önyargıları yedeklemek için önümüzdeki dönem söylemlerini daha fazla sertleştirme eğiliminde. Özellikle yıl sonuna doğru Bavyera ve Hessen’de yapılacak eyalet parlamentosu seçimleri öncesinde.

Ne var ki, bu durum da AfD’nin güç kaybetmesine yol açmayacaktır. Çünkü asıl önemli olan AfD’ye azımsanmayacak miktarda oy veren işçiler ve işsizlerin yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirecek politikalar hayata geçirmektir.

Bunu da yapmayacaklarına göre, AfD bu korku ve endişe ikliminden yararlanmaya devam edecek. Mart ayında yapılacak İşyeri İşçi Temsilciliği (Betribsrat) seçimlerinde AfD’nin işçiler arasında ne kadar güç toplayacağı bu açıdan önemli. Sendikalar başta olmak üzere bütün demokratik kesimlerin işyerlerinde, işçiler arasında “ırkçılık zehrinin” girmemesi için olağanüstü bir çaba harcaması ve uyanık olmasına ihtiyaç bulunuyor. Pek çok büyük işletmedeki Türkiye kökenli sendikacı ve işyeri temsilcilerine de bu konuda özel bir sorumluluk düşüyor.

UCU AÇIK HÜKÜMET GÖRÜŞMELERİ…

Irkçı partinin yükselişi sadece günlük yaşamda değil, aynı zamanda siyasette de önemli sarsılmalara yol açtı. Bunun sonucu olarak yedi partili mecliste “büyük koalisyon” dışında iki partili bir hükümet kurma, artık matematiksel olarak mümkün görünmüyor. Dört parti (CDU, CSU, FDP, Yeşiller) arasında süren koalisyon görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine oluşan belirsizlik halen devam ediyor.

7 Ocak’ta CDU/CSU ve SPD arasında başlayacak görüşmelerden bir hükümetin çıkıp çıkmayacağı “ucu açık” bir süreç olarak görülüyor. Bu nedenle, Nisan ayında bir erken seçim ihtimali az değil. Muhtemel bir erken seçimin, bugünkü verilerle, tabloyu değiştirmeyeceği de ortada.

Alman sermayesinin ihtiyacı, içeride ve dışarıda sermayenin çıkarlarını pervasızca savunacak “istikrarlı bir hükümet”in kurulmasıdır. !Zaman kaybı yaşamadan’ bunun başarılıp başarılamayacağını ise önümüzdeki günler gösterecek. Ancak bunun için zamanın giderek daraldığı da anlaşılıyor. Başbakan Merkel’in, yeni yıl dolayısıyla yayınladığı mesajındaki, “Dünya bizi beklemiyor” sözleri de bunun bir ifadesi oldu. Açıktır ki, “hükümet belirsizliği” bir şekilde sermayenin elini zayıflatıyor. Bu nedenle içine düşülen belirsizlikten nasıl çıkılacağı bu yılın önemli gelişmelerinden birisi olacak.

***

Alman sermayesinin acil ihtiyacı elbette dünyada artan emperyalist rekabet ve paylaşım mücadelesinden kaynaklanıyor. Emperyalist emellerini AB üzerinden hayata geçirmeyi “stratejik öncelik” olarak önüne koyan çalışan Almanya, bu temelde AB’nin militaristleştirilmesine hız verecek. Tek tek ülkeleri bu militarist politikaya bağlama planları 2018’de de devam edecek.

Merkel, yeni yıl konuşmasında bu konuda da önemli mesajlar verdi: “Avrupalılar değerlerini dayanışma ve bilinç içinde hem içte, hem de dışta temsil etmek zorundadır. Almanya ve Fransa bunun gerçekleşmesi ve Avrupa’yı gelecekte de canlı tutmak için ortaklaşa çalışmaya devam edecek. Almanya’nın geleceği Avrupa’nın geleceğinden ayrılamaz. AB içindeki 27 ülke, birliğin birarada kalması için şimdiye kadar olduğundan daha fazla harekete geçmek zorunda. Bu konu gelecek yılın en önemli konusu olacak.” (welt.de, 31.12.2017)

Bu sözler, 2018’in AB için önemli bir yıl olacağını gösteriyor. Merkel’in mesajından çıkan sonucu, ‘Alman-Fransız ekseni tarafından belirlenen hedeflere itiraz eden ülkeler disiplin altına alınacak’ diye de ifade edebiliriz. Almanya-Fransa ekseninin dünya üzerindeki paylaşım mücadelesinde daha etkin yer tutmak için birbirine daha fazla yakınlaşmaktan başka seçenekleri olmadığı her geçen gün biraz daha anlaşılıyor. Bu yakınlaşmada ortak kazanımlar elde edilmediği takdirde aralarındaki çelişkiler ise gün yüzüne çıkacak.

***

İç ve dış politik gelişmeler, sermayenin içeride ve dışarıda emekçilere ve halklara karşı daha pervasız politikalar hayata geçirme niyetinde olduğunu gösteriyor. Önemli olan bu politikalardan etkilenen emekçi yığınların ve emekten yana güçlerin bu gelişmeler karşısında nasıl bir yol izleyeceği biriken hoşnutsuzluk, tepkilerin kendi geleceğini savunma yönünde bir mücadele hattına dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Bu dönüşümü zorlaştıran etkenlerin oldu kadar, mümkün ve gerekli kılan koşullara da sahip olan Almanya’da 2018, bu yüzden sadece emekçiler için değil sermaye açısından daha zor bir yıl olabilecektir. Bu topraklarda doğan bilimsel sosyalizmin kurucusu Karl Marx’ın doğumunun 200. yılına giriyor oluşumuz ise geleceğe umutla bakmak için geçmişten öğrenmeyi hatırlatıyor bir kez daha.


Türkiye kökenliler üzerinde egemenlik mücadelesi

2017, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler açısından da zor bir yıl oldu. Özellikle Türkiye ve Almanya hükümetleri arasında yaşanan politik hesaplara dayalı gerilim, Alman ve Türkiye kökenli emekçiler arasındaki ilişkileri, birlikte yaşamı olumsuz yönde etkiledi.

Yapılan bazı araştırmalar da gerilimin faturasının asıl olarak birlikte yaşama çıktığını ortaya koyuyor. Bu nedenle, 2018’de Türkiye kökenli emekçilerle Alman emekçiler arasında ortak sorunlar etrafında birlikte yaşamı güçlendirmek için çok daha fazla çaba harcamak gerekiyor. Çünkü gerilim ve çıkar politikasının faturası, asıl sahipleri olan her iki ülkenin egemen güçlerine çıkarılamadığı ölçüde, emekçilerin sırtındaki yük 2018’de de ağırlaşmaya devam edecektir. Bu açıdan geride bıraktığımız yıl yeterince tecrübe biriktirmiştir.

2017’nin başında Die Welt gazetesinin Türkiye temsilcisi Deniz Yücel’in tutuklanması ve “İncirlik kriziyle” doruğa çıkan gerilim, Almanya’nın ekonomik yaptırımları gündeme getirmesiyle birlikte, Türkiye hükümeti geri adım atarak yumuşama sürecine girdi. Bunun sonucu olarak Türkiye cezaevlerinde bulunan Alman vatandaşları peyderpey serbest bırakılmaya ve haklarında yurtdışına çıkış yasağı kaldırılmaya başlandı.

Bu eğilimin 2018’de de devam etmesi bekleniyor. Zira, Türkiye yönetenleri Almanya’ya ile gerilimi artırdıkça ekonominin daha da kötüye gitmeye başladığını fark etmeye başladı. Başta doğrudan yatırımlar ve turizm olmak üzere pek çok alanda Almanya’nın Türkiye ile olan ekonomik ilişkilerinde gerileme meydana geldi.

Alman ve Türk hükümetlerinden kimi yumuşama sinyalleri gelse de, ortaya çıkan siyasi çıkar ve hesap uyuşmazlığı çok kısa sürede giderilecek görünmüyor. Çünkü her iki ülkedeki egemen siyaset, kendi lehine olacak bir normalleşmeyi karşı tarafa dayatma tutumunu sürdürüyor. Yine Almanya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin iki devlet tarafından da ‘koz’ olarak kullanılma ve üzerinde egemenlik kurma çabaları devam ediyor. Tartışma ve gerilimin nedeni, iki ülke egemenlerinin öne sürdüğü ‘demokrasi, basın özgürlüğü, barış’ ya da ‘vatan millet çıkarları, anti-emperyalizm’ vb. iddiaları olmadığı; iç ve dış politikalarında önlerine koydukları dönemsel çıkar ve hesaplardan kaynaklandığı için de, kimi zaman yumuşak kimi zaman sert seyreden bu gerilimli ilişkilerin 2018 yılında da gündem olmayı sürdüreceği beklenmelidir. Nitekim hem Almanya’da yeni hükümet oluşumu süreci, hem Türkiye’de 2019 seçim atmosferine şimdiden girilmiş olması, hem de Ortadoğu’da hergün tazelenen çatışma trafiği ve hesap trafiği bunu güçlendirecek görünüyor.