Hava işçiden esiyor

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’da yaklaşık 4 milyon işçiyi ilgilendiren toplu sözleşme görüşmelerinin çıkmaza girmesi üzerine 2 Ocak’ta başlayan bir kaç saatlik uyarı grevleri, dünden itibaren 24 saatlik grevlere dönüştü. Dün sabah vardiyasından itibaren 250 büyük işletmede başlayan grevlerde kararlılık hakim. Zira, işçilerin yüzde 98’i “Evet” demişti.

Denilebilir ki; 24 saatlik grev genç nesil işçi sınıfı için bir ilk olma özelliği taşıyor. En son bundan 15 yıl önce Doğu Almanya’daki işçiler, ücretlerin Batı Almanya ile denkleştirilmesi için greve çıkmıştı. Ondan önceki grev ise 34 yıl öncesine uzanıyor. Sendika çalışma sürelerinin kısaltılmasını gündeme getirmiş, metal patronları buna sert yanıt vererek uzlaşmaya yanaşmamıştı. Bunun üzerine başlayan süresiz grevin ardından patronlar geri adım atarak, haftalık çalışma süresini 40 saatten 35 saate düşürülmesine razı olmuştu. Bir tabu böylece kırılmıştı. Bu kazanım elbette bütün işçi sınıfının kazanımı olmuştu. Ardından diğer sektörlerde çalışma sürelerinin kısaltılması gündeme gelmişti.

Bir aydır, ülke gündeminin önemli konuları arasında yer alan metal işçilerinin grevi hem işçi sınıfı hem de sendikaların ağırlığı görünür hale getirdi. Bunda elbette grevlerin yapıldığı metal ve elektronik sektörün Almanya’nın can damarı olması, eylemlere katılan işçinin toplam 1 milyonu geçmesi ve hareketin başında ülkenin en güçlü sendikası IG Metall’in bulunması büyük bir önem taşıyor.

Sendikanın dikkat çeken taleplerinin başına yüzde 6 zam ve haftalık çalışma süresinin esnekleştirilerek 28 saate düşürülmesi geliyor. Görüşmelerde asıl tartışmanın ücret artışı değil, çalışma sürelerinin kısaltılması yönünde olduğu belirtiliyor.

Alman basını sendika karşıtı hava yaratmak amacıyla bir süre yalan yanlış bilgiler yayılarak, sanki sendikanın bir anda haftalık çalışma süresini bütün işçiler için 35’ten 28’e düşürmek istediği şeklinde yansıtıldı. Halbuki talep şu: “Bakıma muhtaç yaşlıları ve çocukları olan işçiler ve memurlar, ücretten feragat etmek şartıyla iki yıl boyunca haftalık çalışma sürelerini 28 saate düşürebilmeli. Süre bittikten sonra yeniden normal çalışma hakkına sahip olmalı.”

Sendika bu talebi, 700 işçi arasında yapılan bir araştırmayla belirlemiş. Büyük çoğunluk ailelerine ve sosyal-kültürel faaliyetlere zaman ayırabilmek için daha az çalışmayı talep etmiş. Patronlar, söz konusu talebin yerine gelmesi durumunda 200 bin işçi açığının meydana geleceğini, ek masraflara yol açacağını gerekçe göstererek karşı çıkıyorlar. Aslında sendikanın talebi ülkedeki işsizlik ve düşük ücretli işlerin nasıl azaltılabileceği konusunda bir mesaj. Çalışanların tam ücret karşılığında çalışma sürelerinin düşürülmesi, mesailerin kaldırılması durumunda yeni işyerlerinin açılacağı kendiliğinden görülüyor.

Genel olarak metal sektöründe haftalık çalışma süresinin 35 saate düşürülmesi Alman ekonomisini batırmadığı gibi, sınırlı sayıdaki çalışanın haftalık çalışma süresinin 28 saate düşürülmesi de ekonomiyi etkilemeyecektir. Sermaye de bunun farkında.

Ancak, sendikanın talebini olduğu gibi elde etmesi durumunda, çalışma sürelerinin düzenlenmesi ve bu konuda yeni pazarlıkların yapılmasında inisiyatifin işçi sınıfına geçeceğinin farkında olan sermaye bunun için geri adım atmıyor. 1990’lı yıllardan beri çalışma süreleri ve koşullarının belirlenmesinde inisiyatif asıl olarak sermayenin elinde. Sendikalar ise ideolojik ve örgütsel zayıflıktan ötürü sürekli taviz üstüne taviz verdiler.
Bu nedenle 28 saat üzerinden süren pazarlık basit bir feragatten çok, bu süreçten kimin moral üstünlüğüyle masadan ayrılacağıyla ilgilidir. Neoliberal politikalarla güçten düşürülen işçi sınıfının yeniden ayağa kalkarak ileri talepler öne sürmesi istenmiyor. Sermaye bunu kabullenmediği gibi zayıflıktan yararlanarak geçmişin bütün kazanımlarını ortadan kaldırmak için yeni planlar yapıyor. İşçi sınıfı ve sendikal hareket için ise süreç yeni bir hamle yapmayı adeta dayatmıştır.

Bu nedenle, IG Metall’in tabana sorarak aldığı kararların arkasında sonuna kadar durması, masadan kazanımlarla ayrılmasının işçi sınıfı ve emekçiler arasında yaratacağı güç ve moral üstünlüğü, kaybedilen bazı hakların geri alınmasının da önünü açabilir. Aksi yönde bir tutum ise, moral bozukluğuna yol açacak ve en önemlisi de sermayenin yeni saldırı planlarıyla gelmesine imkan sağlayacak.

Bütün bunlar elbette, sadece Alman işçi sınıfını değil aynı zamanda bu ülkede yaşayan Türkiye kökenli işçileri de yakından ilgilendiriyor. Türkiye kökenli işçilerin grevler sırasında aldığı büyük sorumluluk aynı zamanda ortak sorunlar etrafında kenetlenmekten başla bir seçeneğin olmadığını gösteriyor. Bu nedenle, Türkiye kökenli işçileri Alman işçilerden, sendikalardan ayırmaya çalışan bölücü zihniyetlerin de mahkum edilmesi gerektiğini grev çadırlarındaki birlik ve beraberlik gösteriyor.

Almanya’da işçiden esen havayı iyi değerlendirmek, süreçten kazanımlarla çıkmak bütün işçilerin çıkarınadır.