Deniz Yücel olayının düşündürdükleri

Deniz Yücel 45 yaşında Türkiye kökenli bir Alman gazeteci.. Almanya’nın belli başlı gazetelerinden Die Welt’in Türkiye temsilcisi olarak çalıştığı İstanbul’da 14 Şubat 2017 tarihinde gözaltına alındı ve tutuklandı. Tam bir yıl hakkında hiç bir iddianame olmaksızın cezaevinde kaldı. Almanya ve Türkiye arasındaki siyasi gerilimin sembol isimlerinden biri oldu. Deniz Yücel, uzun pazarlıkların sonunda serbest bırakıldı ve vatandaşı olduğu Almanya’ya döndü. Her iki ülkede basın ve siyaset dünyasının gündemden düşmeyen ismi Deniz Yücel’in başına gelenler, aslında Türkiye’de neler olduğunu anlamak isteyen herkes için tam bir ibret belgesi!

TONGUÇ KARAHAN

Almanya ve Türkiye’de bir yıldır en çok konuşulan isimlerden biri Deniz Yücel. İşi gazetecilik ve yazmaktı ama bu bir yıl gazetelerin ve yazıların konusu oldu. Görünen o ki bir süre daha konu olmaya da devam edecek.

Tutuklanması da bırakılması da olay olan ve epey gürültü çıkaran Deniz Yücel’in başına gelenler, Almanya’da yaşayan Türkiye kökenliler, özellikle de AKP’ye oy vermiş emekçiler açısından önemli dersler içeriyor. Çünkü Deniz Yücel olayı, Türkiye’de neler olup bittiğini ve Türkiye’nin nasıl yönetildiğini ve nereye doğru gittiğini göstermesi bakımından ibretlik bir olay.

BİR: HER SÖYLENENE İNANMA!

Deniz Yücel Türkiye’de “terörist, ajan, terör destekçisi” iddiasıyla tutuklanan binlerce, on binlerce insandan biriydi. Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere bütün hükümet yetkilileri medyada, meydanlarda bir yıl boyunca durmadan “Deniz Yücel’in nasıl bir Türkiye düşmanı ajan olduğunu”, “gazeteci gibi görünse de teröre destek verdiğini”, bunun için de asla bırakılmayacağını ve sürüm sürüm süründürüleceğini dile getirdiler. Hatta Erdoğan, “elimizde görüntüler belgeler var” dedi. Vatandaş olarak bizler de haliyle, “devlet büyüklerimiz madem böyle diyor. Zaten ortalık Türkiye düşmanı hainlerle dolu, darbe yapıp devleti yıkmaya çalıştılar. Batı ülkeleri de bizi karıştırmak istiyor, demek ki hak etmiş yatsın içeride” dedik! Yattı yatmasına, ama bu kadar kesin ve hırçın bir dille konuşan devlet büyüklerimizin dediklerini hiçbir savcı nedense iddianameye dökemedi! Bir yıl boyunca içeride tutulan Deniz Yücel’in neyle suçlandığı, hakkında hangi deliller olduğu bir türlü ortaya çıkmadı. Bu bir yıl içinde Alman ve Türk Hükümeti defalarca görüştüler, tartıştılar, pazarlıklar yaptılar. Ama hükümetimiz çok kararlı ve emindi: “Bu kişi terör destekçidir, bağımsız mahkemelerimiz hak ettiği şekilde yargılayacaktır. Biz mahkemelere karışamayız”. Ve Almanya’da yaşayan biz Türkiye kökenliler, verilen bu her kesin yanıttan memnun olduk: “Helal olsun, Türkiye artık Avrupalıların, Batı’nın önünde eğilmiyor, dik duruyor. Hep onlar mı bizle oynayacak, şimdi Merkel düşünsün” dedik.

Dedik demesine de, bağımsız mahkemelerimiz adamı bir türlü hakim önüne çıkaramadı, neyle suçlandığını bile ortaya koyamadı!

Deniz Yücel hakkındaki iddianame ise tahliye kararı verildiği gün kabul edildi. Yücel’in “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarıyla 4 yıldan 18 yıla kadar hapsi istendi. Ama işin ilginç yanı şu ki, iddianameyi bir yılda hazırlayan yargı, Berlin’de Merkel-Yıldırım pazarlığından bir gün sonra Deniz Yücel hakkında serbest bırakma kararı verdi ve Yücel ülkesine döndü.

Peki şimdi bizim vatandaşlar olarak şu soruları sormamız gerekmiyor mu: Deniz Yücel neden tutuklandı, ve neden serbest bırakıldı? Madem ajan ve teröristti neden halkı tahrikten iddianame hazırlandı? Son iki yılda ‘darbeci’, ‘fetöcü’, ‘bölücü’, ‘teröris’ vb. diyerek tutuklanan ya da işinden atılan on binlerce insan hakkındaki suçlamalarda acaba bir yanlış anlama olabilir mi?…

Demek ki neymiş; devlet büyüklerimiz bize her zaman doğruyu söylemiyorlarmış; bu yüzden her dediklerini kesin doğru saymak bizleri yanıltabiliyormuş!

İKİ: BAĞIMSIZ YARGI MEĞER BAĞIMLIYMIŞ!

Demek ki neymiş; “Türkiye muz cumhuriyeti değildir” diyen devlet büyüklerimiz canları istediğinde savcı, canları istediğinde hakim olup yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü veya evrensel hukuk prensiplerini kaldırıp çöpe atabiliyormuş!

ÜÇ: AVRUPA’YA ‘EFELENMEK’ O KADAR KOLAY DEĞİLMİŞ!

Demek ki neymiş: ‘Eyyy Almanya’, ‘Eyyy Avrupa’ diye başlayan sözlerle edilen onca laf meğer hikayeymiş. Diğer birçok olayda olduğu gibi Deniz Yücel konusunda da Avrupa ve Almanya’ya meydan okuyan devlet büyüklerimiz, sanki o sözleri hiç söylememiş gibi, Almanya’nın ısrarı üzerine, “terörist, ajan, Türkiye düşmanı” birini serbest bırakabiliyormuş. Ki bu durumda, ya yapılan kabadayılığın sahte olması ya da Deniz Yücel hakkında ortaya atılan iddiaların yalan olması gerekiyor… Demek ki neymiş: Devlet büyüklerimizin bugün düşman dediği yarın dost, dost dediği de yarın düşman olabiliyormuş!

DÖRT: HÜKÜMETLER ARASINDAKİ TARTIŞMANIN FATURASINI BİZ ÖDÜYORMUŞUZ!

Ankara’nın Deniz Yücel olayındaki ‘dik duruşu’ bizi de cesaretlendirmiş, iş arkadaşımız veya koşumuz olan Almanlarla ilişkilerimiz gerilmişti. Türkiye’ye zarar veren birinin hapse atılmasının haklı olduğunu savunmuş, Alman Hükümetinin isteklerine boyun eğilmemesinin haklı olduğunu söylemiştik… Ama ortaya çıktı, olay hükümetler arasındaki bir pazarlıkmış, ‘sen bunu yaparsan ben bunu yaparım’ meselesiymiş… Peki tartıştığımız Alman arkadaşlarımıza, komşularımıza şimdi ne diyeceğiz?

Demek ki neymiş; devlet büyüklerimizin her ortaya attığına, sorgusuz sualsiz destek vermek bize yarar değil zarar getirebiliyormuş!

Demek ki neymiş: Hükümetler, devletler arasındaki siyasi çekişme ve pazarlıklar, aynı işyerinde aynı okulda veya aynı mahallede oturan ve aynı kaderi paylaşan biz emekçileri doğrudan bağlamıyormuş!

BEŞ: TÜRKİYE’NİN BİR AN ÖNCE NORMALLEŞMESİ LAZIMMIŞ!

Deniz Yücel konusunda hükümeti eleştiren, sorgulayan insanlar, örgütler, gazeteler hükümet tarafından “düşman ve Türkiye’nin iyiliğini istemeyenler” ilan edilmişti. OHAL rejimi olduğu için hiç bir itiraz, hiç bir eleştiri, hiç bir soruya izin verilmemişti… Ama şimdi anlaşılıyor ki, tek bir makamın her şeyi belirlediği, hukukun, demokrasinin, insan haklarının evrensel kurallarının askıya alındığı bu yönetim biçimi bir sürü yanlışı, keyfi uygulamayı beraberinde getiriyor. Türkiye’ye huzur değil gerilim, barış değil savaş getiriyor…

Demek ki neymiş: Türkiye’nin ve Türkiye’deki halkın iyiliği ve geleceği için demokrasi, hukuk ve özgürlük şartmış; olağanüstü ve tek kişinin iradesine bağlanmış yönetime değil eleştirilen, denetlenebilen bir yönetime ihtiyaç varmış…