DOSYA: Almanya’da İslam tartışması kime yarıyor?

Yeni hükümette İçişleri, İmar ve Yurt Bakanlığı koltuğuna oturan Bavyera eski Başbakanı Horst Seehofer, eskiden yapılan “İslam Almanya’ya ait mi” tartışmasını bir kez daha alevlendirdi. Seehofer’i destekleyenlerin ve karşı çıkanların yeniden sahneye çıkarak yüksek perdeden konuştukları bir dönemde, göçmenlerin neden din üzerinden tanımlandığı ise sorgulanmadı. Bayatlamış bu tartışmayı yeniden körüklemek, birlikte yaşama zarar vermek ve önyargıları körüklemekten başka bir şey değildir.

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’da altı ayı aşkın bir süreden sonra kurulan “Büyük Koalisyon” hükümet, “İslam Almanya’ya ait mi değil mi?” tartışmasıyla göreve başladı. Almanya gibi siyasetin görece oturduğu ülkelerde her ne kadar bakanlık koltuğuna oturan politikacılar her şeyi belirlemeseler de, verdikleri mesajlar, takındıkları tutumlar, politikanın renginde bazı farklılıkların oluşmasına yol açabiliyor.

Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin Bavyera’da örgütlü “kardeş partisi” Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) partisi ve onun yöneticileri tam da bunu doğruluyor. Partiler Yasası’na göre tamamen CDU’dan bağımsız olan CSU’nun politik çizgisi her zaman CDU’nun daha sağında olmuştur. Kendi sağında yeni bir sağ hareket oluşmasına imkan vermemek için siyasi koşulların el verdiği ölçüde sağa kayan CSU, ırkçılığın ve milliyetçiliğin yükseliş içinde olduğu, Almanya için Alternatif (AfD) partisinin güç topladığı koşullarda her açıdan daha sağ-milliyetçi bir politika izleyeceği sır değil. Üstelik örgütlü olduğu tek eyalet olan Bavyera’da tarihi düşüşe uğradığı bir dönemde eyalet parlamentosu seçimlerinin yapılacak olması da (Eylül) ayrı bir önem taşıyor.

Bu koşullarda, CSU Genel Başkanı Horst Seehofer’e içişleri gibi önemli bir bakanlığın verilmesi adeta kuzuyu kurda teslim etmekten başka bir şey değildir. CDU ve Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD), adını da “İçişleri, İmar ve Vatan Bakanlığı” olarak değiştirilen bakanlığı CSU ve lideri Seehofer’e teslim etmesi, bile bile önümüzdeki dönem pek çok soruna güvenlik penceresinden bakılmasına onay verildiği anlamı taşıyor. Başka bir deyişle siyasal gericiliğin önümüzdeki dönem Seehofer ve CSU eliyle yürütüleceği anlaşılıyor.

DAKİKA BİR GOL BİR

Seehofer’in kendisinden beklenenleri hakkıyla yerine getireceğine kuşku yok. Zira daha bakanlık koltuğuna oturmadan Bild gazetesine verdiği röportajda “İslam Almanya’ya ait değildir. Almanya Hristiyanlık kültürüyle yoğrulmuştur. Pazar tatili, Paskalya, Hamsin ve Noel gibi dini yortu ve ritüeller bu kültürün parçalarıdır” diyerek, Almanya’nın Hıristiyan ve Musevi inancına göre şekillenen bir ülke bir ülke olduğunu ifade etmişti. Ülkedeki Müslümanlar ise Seehofer şöyle demişti: „Bizimle birlikle yaşayan Müslümanlar tabii ki Almanya’ya aittir. Fakat kendi gelenek ve adetlerimizden vazgeçerek başkalarını dikkate almak yanlış olur.”

Bu söylem elbette Almanya gerçeğine uymuyor. Asıl maksadın İslam düşmanlığı üzerinden güç toplayan sağ-milliyetçi AfD’yi kopya ederek, ona giden seçmenleri geri çevirmek. Bu nedenle AfD’li Alexander Gauland’ın „İslam’ın Almanya’ya ait olmadığını uzun zamandır dile getiriyoruz. AfD’nin bu çizgisi ve iç güvenliğe ilişkin bakış açısı CSU tarafından taklit ediliyor” derken pek de haksız sayılmıyor.

Başta Başbakan Angela Merkel ve koalisyon ortağı SPD yöneticileri olmak üzere, muhalefet partileri ve asın Seehofer’in özellikle ülkede yaşayan Müslüman inancından göçmenleri dışlamaya yönelik tutumuna tepki gösterdiler ve bunun Almanya’nın gerçeğine denk düşmediğini dile getirdiler. En önemlisi de bunun kapanmış bir tartışma olduğunu söylediler. Gerçekten de uzun yıllar tabu olarak görülen “İslam Almanya’ya aittir” tanımlaması ilk olarak eski Cumhurbaşkanı Christian Wulff tarafından dile getirilmiş ve yoğun bir destek görmüştü.

Ardından gelen diğer cumhurbaşkanları Joachim Gauch ve Frank–Walter Steinmeier de bu tutumu sürdürmüşlerdi. Bu nedenle Seehofer’in tartışmayı yeniden açması, tamamen politik hesaplardan yola çıkarak İslam karşıtlığı havasını arkasına alarak siyasi güç toplama girişiminden başka bir şey değildir. Tartışmaların ardından bu kez Der Spiegel dergisine konuşan Seehofer, Merkel’in gösterdiği tepkinin kendisi açısından beklenmedik olduğunu söyledi. Başbakanın kamuoyu önünde kendisiyle çelişmesinin tamamen gereksiz olduğunu belirten Seehofer “Buna anlayış göstermem mümkün değil” derken kolay bir şekilde geri adım atma niyetinde olmadığını da göstermiş oldu.

GÖÇMENLERİN VE SIĞINMACILAR SIKÇA HEDEFE KONULACAK

AfD’nin mecliste olması ve provokasyon amaçlı soru önergeleri vermeye başlaması ve Seehofer’in yaptığı çıkış, önümüzdeki dört yıl boyunca İslam, göçmenler ve sığınmacılar üzerinde yoğun bir tartışmanın süreceğini gösteriyor. Seehofer, bakan olarak mecliste yaptığı ilk konuşmada, önümüzdeki dönem başta ilticası kabul edilmeyen sığınmacıların sınırdışı edilmesi olmak üzere pek çok alanda yeni saldırıların olacağının mesajını vermiş oldu.

AfD ile mücadelede öne sürdüklerinin gerçeği ifade etmediği, gerçekleri ters yüz ederek Alman halkı arasında genel olarak göçmenler özel olarak da sığınmacılara yönelik sürdürülen düşmanca politika geriletilmediği sürece, önce Seehofer ve partisi CSU, sonra da CDU “AfD’lileşme” yönünde adımlar atmaktan geri duramayacaktır. Çünkü, izledikleri politika AfD’nin üzerine oturduğu siyasal zemine yerleşmektir. Böylece AfD’nin güç kaybedeceğini ve kendilerinin yeniden güç kazanacaklarını sanıyorlar. Bu siyaset karşısında AfD’nin vereceği tepkinin ise daha fazla sağa, açıktan ırkçılığa yönelmesi muhtemeldir.

Seehofer’in yaptığı açıklamaların daha başında hükümet partileri arasında sıkıntı yarattığı görülüyor. Ancak burada en dikkat çekici olan SPD’nin tutumu: Merkel kadar bile Seehofer’e yüksek sesle eleştiriler yöneltmedi ve bunu bir sorun haline getirmedi.

İSLAM DA GÖÇMENLER DE ALMANYA’YA AİT

Bütün bu tartışmanın asıl nedeninin farklı inançlardan ve uluslardan emekçiler arasında önyargıları körükleyerek düşmanlığı büyütmek, yabancı ve göçmenleri günah keçisi yaparak sosyal sorunların nedenlerinin üzerini örtmek olduğu açıktır. Ülkede yaşayan en büyük göçmen grubu olan Türkiye kökenlilerin bu tartışmalardan çıkaracakları sonuç, içe çekilip bir cemaat halinde İslamcı örgüt ve akımlara sığınmak olmamalıdır. Tersine emekçilerin inançlar temelinde bölünmesine karşı çıkarak, emekçi olmaktan kaynaklanan ortak ihtiyaçlar, ortak gelecek ve ortak yaşam konusunda ısrar edilmesi olmalıdır.

Açıktır ki; bugün Alman sağcıları ve ırkçılarının bu ve benzeri tartışmalar üzerinden Müslüman ve Hıristiyan inancından emekçiler arasında kolay bir şekilde bölünmeyi yaratmasında örgütlü İslamcı çevrelerin suçu ve sorumluluğu da büyüktür. Bu örgütlerin çoğu bugüne kadar emekçileri din üzerinden içe kapatma, cemaat halinde yaşama konusunda yoğun çaba harcadılar. Yine İslam üzerinden yürütülen bu tartışmalar aynı zamanda bu akımların güç toplamasına da olanak sağlıyor. Seehofer ve AfD bu nedenle bir taraftan da karşı çıktıkları İslamci örgütlere yeni nefes alanları açıyorlar.

Özetle, İslam ve göçmenler Almanya’ya aittir. Bu nedenle farklı uluslardan gelen emekçileri din ve milliyet üzerinden bölme çabalarına karşı çıkarak birlikte yaşamı savunmak bugün her zamankinden daha büyük bir önem kazanmış durumda.


Almanya’da İslam’ın dünü ve bugünü

Resmi kayıtlara göre Almanya’ya gelen ilk Müslümanlar, 17. yüzyıldaki Viyana Kuşatması sırasında esir alınan Osmanlı askerleri olmuş. Kuşatmada esir alınan askerlerin bir Kısmı o zamanki Saksonya ve Hannover prensliklerine getirilmiş. Bir kısmı sonradan Osmanlıya gitmekle birlikte bir kısmı da geldikleri yerde kalmışlar.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’ya okumak üzere Müslüman ülkelerden öğrenciler alınmaya başlanmış. İlk Müslüman dernekleri de bu öğrenciler tarafından kurulmuş. Bu öğrenci dernekleri daha sonraki yıllarda Hitler faşizmi tarafından İslam dünyasına yönelik politika geliştirilmek üzere kullanılmış. Bu nedenle Hitler faşizmi döneminde ülkede yaşayan az sayıdaki Müslümanın önemli bir bölümü faşist iktidarla birlikte hareket etmiş.

Almanya’nın İslamla asıl tanışması ise asıl olarak Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçüyle başlıyor. Yarım yüzyıl içinde özellikle Hıristiyan Demokrat partiler uzun yıllar Almanya’nın bir göç ülkesi ve İslam’ın da Almanya’ya ait olduğunu kabullenmeye yanaşmadılar. Bu aynı zamanda göçmenlerin eşit haklardan mahrum bırakılması için de sürekli tekrarlanan bir politika oldu.

Bu politikanın değişmesinde 2005’de başbakanlık koltuğuna oturan Angela Merkel’in rol oynadığı söylenebilir. Merkel, göreve başladıktan kısa bir süre sonra göçmen örgütleri ve şahsiyetlerinin de katılımıyla Entegrasyon Zirvesi düzenledi. Ardından ise bir adım atarak Almanya tarihinde ilk kez bir İslam Zirvesi topladı. İslam adına örgütlü kuruluşlarının yanı sıra Alevilerin davet edildiği bu zirve, sonraki yıllarda giderek alt grupları da olan bir kuruma dönüştü. Yılda en az bir kez toplanan zirvede bugüne kadar daha çok güvenlik bağlamında Müslümanların durumu ele alındı. Camilere İslami terörle mücadele görevi verildi.

Federal İstatistik Dairesi’nin verilerine göre ülkede 4,4 ila 4,7 milyon arasında Müslüman yaşıyor. Bunların 2,6 milyonunu Sunniler oluştururken, 570 bini Alevi, 225 bini de Türkiye ve İran’dan gelen Şiiler. Geri kalanlar da diğer mezheplere ait.

Yine İstatistik Dairesi’nin verilerine göre Almanya’da gerçek anlamda klasik cami sayısı sadece 143. Ancak çeşitli örgüt ve kurumlar tarafından açılan ve cami-dernek olarak geçenlerin sayısı 2 bin 660. Bu da Müslüman inancından olanların büyük bölümünün bu türden camilerde ibadetlerini yerine getirdiğini gösteriyor.

En büyük İslami kurum, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya’daki uzantısı durumundaki Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB). Örgüte bağlı 900 cami ve derneğin olduğu belirtiliyor. DİTİB camilerinde görev yapan din görevlilerinin tümünün maaşı Türkiye tarafından karşılanıyor.

Almanya’da imam yetiştirme programları bazı üniversitelerde başlatılsa da halen sınırlı olma özelliği taşıyor. Bu nedenle, imamların Türkiye tarafından gönderilmesi aynı zamanda Almanya’nın sorumluluğunu hafifletme anlamına geliyor. Dolayısıyla, Müslüman inancından insanların bu denli Türkiye tarafından yönlendirilmesinde aynı zamanda Almanya’nın da sorumluluğu büyük. (YH)


Merkel: İslam Almanya’ya aittir

Almanya İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in “İslam Almanya’ya ait değildir. Almanya Hristiyanlık kültürüyle yoğrulmuştur” şeklindeki sözleri Almanya’da tartışma yarattı. Almanya kültürünün Hristiyanlık ve Yahudilik ile şekillendiğini belirten Merkel, “Ancak artık Almanya’da dört milyon civarında Müslüman yaşıyor. Bu Müslümanlar Almanya’ya ait, onlarla birlikte dinleri de Almanya’ya ait ve İslam da ait” dedi.

CDU Genel Sekreteri Annegret Kramp-Karrenbauer de “Anayasaya dayalı din özgürlüğü tartışılmaz bir şekilde Almanya’ya ait olduğu gibi Almanya’daki Müslümanlar ve onların inançları İslam da ülkemize ait” şeklinde konuştu.

Göç ve Uyumdan Sorumlu Devlet Bakanı Anette Widmann-Maund da Seehofer’in sözlerine tepki gösterdi: “Bu tür sözlerle ilerleme sağlamıyoruz. Bunlar, karşılaştığımız zorlukları çözmede hiçbir katkı sağlamıyor”.

SPD meclis grup başkanı Andrea Nahles: “Seehofer, böylelikle Bavyera Eyaleti’nde yapılacak seçimlerde puan toplayacağına inanıyor. Bu sekiz yıldan beri Birlik partileri içinde yürütülen ancak kimseyi ileri götürmeyen bir tartışma.”

Yeşiller Partisi Federal Meclis Grup Başkanı Katrin Göring-Eckardt, “Kendisini yurt bakanı olarak tayin ettiren bir kişinin ilk sözlerinin kimin Almanya’ya ait olup olmadığına ilişkin olunca maskesi de düştü” dedi.

Sol Parti Federal Meclis Grubu din politikaları sözcüsü Christine Buchholz da Seehofer’in sözlerini „Almanya için Alternatif (AfD) partisine ödün vermek” olarak nitelendirdi.

Sağ popülist AfD lideri Alexander Gauland ise Seehofer’i kendi partisinin söylemini taklit etmekle suçladı. (YH)


DİDF: İslam üzerinden tartışma ırkçılara yarar

Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) Yönetim Kurulu yaptığı yazılı açıklamada, yeni İçişleri, İmar ve Yurt Bakanı Seehofer’in “İslam Almanya’ya ait değildir” açıklamasının asıl olarak ırkçı ve ayrımcı politikaların yaygınlaşmasına, Almanya’da yaşayan değişik uluslardan ve inançlardan emekçiler arasında önyargıların derinleşmesine hizmet edeceğine dikkat çekti. Yapılan açıklamada şöyle denildi: “Ortak yaşamı zehirlemeye yönelik ve Almanya gerçeğini inkar eden bu açıklama kabul edilemez. Bu türden açıklamalar AfD gibi ırkçı partilerin İslam karşıtlığı üzerinden sürdürdüğü politikaların zeminini güçlendireceği gibi ırkçı saldırıları da teşvik edecektir.

Büyük koalisyon hükümeti kurulurken esas olarak herkes hükümetin sosyal alanda atacağı adımları tartıştı. Milyonlarca insan hükümetin eğitim, sağlık, konut, yoksulluk, çalışma yaşamı, emeklilik gibi sorunlarda hangi adımları atacağını merak etmekteydi. Ve esas olarak da hükümetin bu konularda adım atmasını beklemekteydi. Yeni Sağlık Bakanının ‘Hartz IV alanlar yoksul değildir” açıklaması üzerine, milyonlarca yoksul insanın yaşam koşullarını, Almanya gibi bir ülkede insanların neden hayır kurumlarına muhtaç bırakıldığını, neden 2,5 milyondan fazla çocuğun sosyal yardım alarak yaşamak zorunda kaldığını tartışırken, Seehofer ırkçıların sürekli kaşıdığı bir konuyu Almanya’nın gündemi haline getirdi.

Açıktır ki; insanların inançlarını suistimal ederek, din üzerinden ayrımcılığı, başka inançlara karşı düşmanlığı körükleyen, dini bir devlet politikası haline getiren, din adına şiddeti savunan, insanların inançlarına müdahale eden, kadın-erkek eşitliğine karşı çıkan hiçbir yaklaşım kabul edilemez.

Almanya’da örgütlü İslamcı akımlar arasında var olduğu bilinen bu yaklaşımlara karşı çıkma adına, genel olarak İslam karşıtı bir tartışma başlatmak, aynı zamanda sorunların derinleşmesine, İslam inancından milyonlarca insanın bu ülkenin bir parçası olarak yaşama isteğine zarar vermektedir.

Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu olarak, herkesi ırkçı ve ayrımcı politikaları kışkırtanlara, inançları suistimal ederek bölünmüşlüğü, kutuplaşmayı körükleyenlere inat, sorunlara karşı, daha iyi bir yaşam için birleşmeye çağırıyoruz. İçe kapanmak, yerli emekçilerden kopmak en fazla göçmen emekçilere zarar verecek, ırkçıları sevindirecektir.” (YH)