Türkiye-Rusya yakınlaşması nereye?

YÜCEL ÖZDEMİR

Türkiye-Rusya-İran yakınlaşması uzun zamandan beri Avrupa’da yakından takip ediliyor.
Gazeteler ve değişik think-tank kuruluşları çeşitli analizler yayımlıyor. Değerlendirmelerde, aralarındaki pek çok çelişkiye rağmen yakınlaşmanın ne kadar ilerleyeceği, sonunda Türkiye’nin “Eksen kaydırıp kaydırmayacağı” en fazla kafa yorulan noktaların başında geliyor.
Her üç ülkenin liderinin iki gün önce bu kez Ankara’da bir araya gelmesi dolayısıyla Süddeutsche Zeitung önceki gün kapağa koyduğu Putin ve Erdoğan’ın Ankara ziyareti fotoğrafının altına “Yeni yakınlaşma” başlığı yapıştırmıştı.
İlgili haberde Putin’in son yıllarda hiçbir ülke lideriyle bu kadar sık görüşmediğine vurgu yapılıyordu.
Özellikle Erdoğan ve Putin arasında bir yakınlaşma olduğu sır değil. Her şey ortada. Önemli olan bu yakınlaşmanın ne zamana ve nereye kadar süreceği, uzun vadede kimin kârlı kimin zararlı çıkacağı…
Almanya’nın önemli “düşüncü kuruluşları”ndan biri olan Bilim ve Politika Vakfına (SWP) bağlı Alman Uluslararası Politika ve Güvenlik Enstitüsü tarafından mart ayında yayımlanan bir analizde konuya ilişkin dikkate değer noktalar var.
Rayk Hähnlein ve Günter Seufert tarafından kaleme alınan “Türkiye’nin Afrin işgali” başlıklı analizde “Türkiye’nin Ortadoğu politikasının merkezinde Kürt sorunu var” tanımlaması yapıldıktan sonra şöyle deniliyor: “Önce Moskova, sonra Şam, ortada vadede Türkiye’nin Afrin’e müdahalesinden yararlanacak. Bu da Türkiye’nin bugün Ortadoğu’daki hareketinin kısa soluklu olduğunu gösteriyor. Türk dış politikasının asıl hedefi olan Mısır ve Suriye’de ılımlı Müslüman yönetimler kurma, artık uzak bir olasılık. Kürt sorunu ise yeniden Türk iç ve dış politikasının merkezine oturmuş ve Ankara’nın politikası bölgede her türlü Kürt özerkliğini engelleme üzerine kurulu. Türk yönetimi bu zayıf noktasını ancak Kürt sorununu barışçıl şekilde çözmekle aşabilir” deniliyor. (swp-berlin.org, A 21)
Açık olan şu ki; Türkiye’nin Rusya ve İran ile yakınlaşması Kürt sorunun çözülmemesi ve Kürtlerin yeni kazanımlar elde etmemesi, elde edilenlerin de yok edilmesi üzerine kurulu.
Peki Rusya’nın uzun vadede bundan ne çıkarı var?
Rusya açısından Türkiye ile yakınlaşmanın Kürtleri kaybetmek anlamına geldiğini ortada. Türkiye ile batı ittifakı arasında çelişkileri derinleştirme üzerine inşa edilen siyaset Rusya’nın önceliği haline gelmiş görünüyor. Bu nedenle Kürtlerden ziyade Türkiye’ye önem veriyor.
SWP’nin aynı analizinde, Rusya ve Suriye’nin radikal dinci örgütlerle mücadele bağlamında Türkiye’ye alan açtığı, Doğu Guta’da olanların bunu gösterdiği ifade edildikten sonra, “Türk askerlerinin sürekli olarak Suriye’de kalması Rusya’nın çıkarına değil” deniliyor.
Doğu Guta’dan sonra Erdoğan ile Putin arasında bu kez İdlib’in temizlenmesi üzerine pazarlıkların başladığı haberleri aynı gün Alman basınında yer almaya başlandı. İdlib için karar verilmesi durumunda teröristlerin bu kez Türkiye’nin kontrol ettiği alanlara süpürülme ihtimali hiç de az değil. Çünkü süpürülecekleri başka yer kalmadı.
Nihayetinde Rusya, İran ve Suriye rejiminin tek hedefi, 2011 öncesine geri dönmektir.
Üç liderin Ankara’da yaptığı ortak açıklamada sıkça “Suriye’nin toprak bütünlüğü”ne yapılan vurgu, aynı zamanda Afrin’in Suriye’den koparılıp Türkiye’ye bağlanmasının söz konusu dahi edilmediği, edilmesi durumunda Rusya ve İran’ın buna karşı çıkacağı anlamına geliyor. Toplantı sonrasında Ruhani’nin İran televizyonuna “Afrin Suriye ordusuna verilmeli” şeklindeki açıklaması, bu konuda aralarında görüş ayrılığını özetliyor.
Doğu Guta-İdlib-Afrin hattına olanlara geniş çerçeveden bakıldığında, Rusya’nın Türkiye’yi sahada İslamcı terör örgütlerini bir kentten diğerine süpürmek için kullandığı anlaşılıyor.
Erdoğan’ın buna “hayır” deme şansı yok.
Bu nedenle “Afrin, Ankara ile Washinton anlaşmazlığını derinleştirmek için Rusya’nın başarısıdır” deniliyor aynı analizde. Almanya Eski Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel de bir analiz yazısında, “Afrin, ABD’ye verilmiş bir mesajdır” tespitinde bulunmuştu.
Ekonomi ağırlıklı Handelsblatt gazetesinde yapılan değerlendirme daha ilginç: “Erdoğan ile Putin 18 ay içinde dokuz kez görüştü. Böyle bir partnerlik frekansı sadece Almanya ve Fransa arasında var. Her iki otoriterin sadece yönetim biçimleri benzemiyor, aynı zamanda ortak çıkarları var. Buna rağmen Erdoğan’ın tuzağa düşme ihtimali var. Çünkü bu ittifaktan Rusya kazanıyor, Türkiye kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya.” (Handelsblatt, 04.04.2018)
Öyle görünüyor ki, Suriye’de “IŞİD sonrası” süreç yeni bir aşamaya giriyor. Bütün İslamcı örgütlerin temizlenmesi ve Suriye’nin geleceği için masaya oturma üzerine kurulu bu süreç arifesinde, Rusya ve ABD masaya güçlü oturmanın hazırlıklarını yapıyor. ABD’nin Fransa’yı Menbic’e davet etmesi, batı cephesinin bu dönemde Rusya’ya karşı tek ses çıkarması da bu planın parçası.
Peki masa kurulduğunda Erdoğan hangi tarafta oturacak? İşte dananın kuyruğunun kapacağı an. Yakınlaşmanın kaderini Erdoğan’ın hangi tarafa oturacağı belirleyecek.
Bugünden belli olan ise bu savaşta büyük bedeller ödeyen Kürtlerin yok sayıldığı bir Suriye ne Rusya’nın ne de ABD’nin ajandasında var.