İşçi sınıfı ve sağdan esen rüzgar

SERDAR DERVENTLİ

İki aya yakın bir süredir İşyeri İşçi Temsilciliği (BR) seçimleri devam ediyor. Mayıs sonuna kadar 28 bin işletmede 180 bin temsilci seçilmiş olacak. Temsilcilik seçimlerine kısa bir süre kala aşırı sağ grupların değişik fabrikalarda listeler hazırladıkları ve ciddi bir kampanya sürdürecekleri ortaya çıkmıştı.
Daimler Untertürkheim’de 2010’dan bu yana “Zentrum Automobil” adı altında temsilcilik seçimlerine katılan eski NPD üyesi Oliver Hilburger ve grubunun sürdürülecek olan kampanyada merkezi bir rol oynayacakları da belli olmuştu. IG Metall’in yaptığı bir açıklamaya göre mart sonuna kadar seçimlerin yapıldığı yerlerde bu grubun desteklediği listelerden 19 temsilci seçilmişti.
On bin civarında işletmede seçimlerin sonuçlanmasına karşın bu gruptan sadece 19 kişinin seçilmesi bir yandan olumlu. Ama sayının düşük olması kimseyi rahatlatmamalı. Bu sayı mayıs sonuna kadar değişmese de aşırı milliyetçi, faşist grupların fabrikalara yönelmesi, buraları örgütlenme alanları olarak ilan etmeleri, sınıftan yana olan tüm güçlerin sağ cephedeki gelişmeleri dikkatle izlemek zorunda oldukları gerçeğini ortaya koyuyor.

GELİŞMELER TESADÜF DEĞİL
Aşırı milliyetçi, faşist grupların bu dönem fabrikalara yöneleceklerini açıktan ilan etmeleri tesadüf değil. BR seçimlerinin böyle bir yönelim için iyi bir fırsat olmasının yanı sıra AfD’nin, ikinci denemesinde 94 milletvekiliyle Federal Parlamento’ya girmiş olması bunda önemli bir rol oynadı. AfD daha önce de, Hessen ve Bavyera hariç 14 eyalet parlamentosuna girmeyi başarmıştı.
Özellikle Ekim 2014’de “Pegida” başlığı altında başlayan ve yer yer kitlesel olarak gerçekleşen gösteriler AfD’nin hızla gelişmesine katkı sunduğu gibi genel olarak ülkedeki ortamın sağa kaymasına neden oldu. 2013 genel seçimlerinde 2,056 milyon oy alarak yüzde 5 barajını aşamayan AfD, 2017 genel seçimlerinde ise oylarını neredeyse 3 katlayarak 5,878 milyon oya çıkardı.
Neoliberal sağcılardan açık faşistlere kadar geniş bir sağ yelpazeyi içinde barındıran AfD, 14 Mart 2018’de Federal Almanya tarihinin dördüncü büyük koalisyonunun (CDU/CSU/SPD) kurulmasıyla ana muhalefet partisi oldu. Ki bu da AfD’nin önümüzdeki süreçte daha da gelişmesi için sunulan en büyük olanakların başında gelmektedir.
AfD’nin “kısa ömürlü bir fenomen” olmadığı ve şimdilik görüldüğü kadarıyla en azından önümüzdeki beş, on sene daha siyasi arenada yerini alacağı görülüyor. Buna rağmen sol liberal politikacılardan sosyal reformist sendika bürokrasisine kadar geniş bir kesim, yaşananları adeta “kötü bir kâbus” olarak değerlendirip bir, iki ufak değişiklikle her şeyin eskisi gibi devam etmesini arzuluyorlar ancak dönüp buraya nasıl gelindiğini, kendilerinin payını hiç sorgulamıyorlar.
Her eyalet seçiminden sonra olduğu gibi federal seçimlerden sonra verilen demeçlerde, televizyon programlarındaki tartışmalarda AfD’nin elde ettiği başarının sanki durduk yere ortaya çıkmış gibi tutum alınması, bunun gerçek nedenlerinin sorgulanmaması, “şoktayız” denilerek aciz bir tavır sergilenmesi bu partiye farklı nedenlerle oy verenlere adeta ne kadar haklı olduklarını gösteriyor!
Diğer yanda “Compakt” dergisinin tecrübeli bir demagog olan genel yayın yönetmeni Jürgen Elsässer, AfD’nin işçi sınıfı içinde bir güç olması için tüm olanakları kullanmayı sürdürüyor. Compakt dergisinin 25 Kasım 2017’de düzenlediği konferansta, “Almanya’da esen rüzgarı fabrikalara taşıyalım” diye konuşan Elsässer, partisinin kalıcılaşması için işçiler arasında yer edinmesi gerektiği gerçeğine dikkat çekiyor.

İŞÇİ SINIFI SAĞA MI KAYIYOR?
Nisan ve Mayıs 2017 aylarında Fransa’da yapılan başkanlık seçimlerinde tüm basın organları Marine Le Pen gibi aşırı sağcı bir politikacının neden işçi ve köylü kesimden bu kadar destek aldığını sorgulamışlardı. Benzer tartışmalar Avusturyalı FPÖ’nün veya Hollanda’nın tek adam partisi PVV’in yükselişinde de yaşanmıştı.
Almanya genelinde işçilerin ve işsizlerin %21’i (bu oranlar araştırmayı yapan kuruma göre bir, iki puan değişebiliyor) AfD’ye oy verdiler. Baden Württemberg eyalet seçimlerinde bu oran %30’larda idi.
Bu rakamlardan hareketle birçok (eski solcu) siyaset bilimcinin, “işçi sınıfı sağa kayıyor” tezine onay vermek mi gerekiyor?
AfD seçmenleri arasında yapılan bir araştırmada (Infratest dimap) şu sonuçlar çıkıyor: %69 terörizme karşı mücadele, %61 kriminaliteye karşı mücadele ve %60 ise sığınmacı göçü nedeniyle bu partiye oy verdiklerini söylüyorlar. “Sosyal adalet” konusu ise %53’ü için belirleyici konulardan biri olmuş. Aynı araştırmada bu seçmenlerin %60’ı AfD’ye diğer partileri protesto etmek için oy verdiklerini de ifade ediyorlar.
Genel olarak “işçi sınıfı sağa kayıyor” demek yerine işçi ve emekçilerin bir bölümünün de toplumun diğer kesimlerinin olduğu gibi sağ popülist, sosyal demagojik politikalara kulak verdiğini görmek, nedenlerini irdelemek ve buna karşı mücadele etmek gerekiyor. Sonuçta işçi, memur/büro emekçisi, işsiz ve emeklilerle birlikte yaklaşık 3,8 milyon emekçi bu partiye oy vermiş bulunuyor.

CİDDİ BİR DEMAGOJİ SÜRDÜRÜLÜYOR
Aşırı milliyetçi, ırkçı-faşist grup ve partilerin çalışmalarının önemli bir dayanağının demagoji olduğu biliniyor. Bu, salt bu kesimin başvurduğu yöntem olmasa da (burjuva partilerin tümü demagoji yapıyor) en saldırgan, en pervasız biçimi aşırı milliyetçi, ırkçı-faşist grup ve partiler tarafından yapılıyor: Yalan, yanlış ve eksik bilgileri kamuoyuna serpiştirmek, gerçek nedenleri gizlemek, toplumun en alttakilerini karşı karşıya getirmek, önyargıları güçlendirmek, kışkırtmak…
Tüm bunları geride bıraktığımız dönemde yaşadık: AfD ve diğer ırkçı gruplar tarafından mülteci ve AB içi göçe karşı örgütlenen Pegida gösterilerinde, “Almanya dünyanın-AB’nin sosyal dairesi değildir” sloganından “Almanya’nın/Avrupa’nın Müslümanlaşmasına hayır” sloganına kadar her şey söylendi. Kendilerinin, sanki bir yasak varmış gibi, “bunu da artık söyleyebilelim” (“Das wird man wohl noch sagen dürfen”, Sarrazin) diyerek yıllardır en kaba kafatasçı propagandalarını yapmalarına karşın henüz geniş kitleler önünde söylemeye cesaret edemediklerini “Akif Pirinççi” gibi yeni bir şey üretemediği için ‘yazarlık’ serüvenine son veren birine söylettiler. Kendinden sonra gelen göçmenlere zehir zemberek saldıran Pirinççi’nin bu konuşması özellikle Müslüman kökenli göçmenlere belden aşağı küfürleri içerdiği gibi nazi tarzı çözüm önerilerini de kapsıyordu!Türkiye’den bildiğimiz ve her türlü eleştiriyi bastıran, “vatan millet Sakarya” ve “ya sev ya terk et” demagojisi burada da oynanıyordu: Pirinççi Almanya’yı seviyordu ve iyi bir vatandaş olarak Almanların yanında kalabilir, hatta onların önünde konuşabilirdi!

SINIF MÜCADELESİNE KARŞI (NASYONAL) SOSYAL DEMAGOJİ
Almanya, bilimsel sosyalizm kuramının ana vatanı olduğu kadar sosyalizmi çarpıtma, sınıfları yok sayma ve sınıf mücadelesini engellemek için teorik ve pratik olarak çok yönlü çalışmaların da ana vatanı olmuştur.
Bu konuda Almanya’nın tarihine bakmak bugün açısından faydalı olacaktır. 1897 yılında düzenlenen Protestan Sosyal Kongresi’nin (Evangelisch-Sozialer Kongress) ana gündemlerinden biri sınıf mücadelesiydi. 1878’den beri yürürlükte olan “Sosyalistlere Karşı Yasa”ya rağmen devrimci sosyal demokrasinin ve sınıf mücadelesinin gelişmesinin önüne geçilemiyordu. Ve kötüsü Karl Marks’ın kanıtladığı gibi orta sınıf (küçük üreticiler, atölye sahipleri, esnaf vb) sürekli eriyerek proleterleşiyor ve sınıf mücadelesinde yerini alıyordu. Burjuva yanlısı sosyal bilimciler bu gelişmenin üstesinden nasıl gelinebileceği üzerine çalışmalar yapıyorlar, devletin alt tabakalar sosyal hak vermesi gerektiğin söylüyorlardı. Protestanların kongresine katılan dönemin tanınmış iktisat ve sosyal bilimcilerinden, “kürsü sosyalisti” (“Kathedersozialist”)* olarak tanınan Gustav von Schmoller’de katılmıştı. Schmoller, katılımcıları, orta sınıfın ortadan kalkmayacağı, bir kesiminin değişik nedenlerle konumlarını yitirseler de bunların açığının yeniden dolacağını ileri sürüyordu. Teoride, “orta sınıf” tanımlamasını genişleten Schmoller, buna bağlı olarak egemenlere, “sosyal ilerleme, adil dağılım sağlandığında” sosyalist bir devrime gerek olmayacağı sömürülenlere ise bu ikisinin “sosyalist devrim olmadan da sağlanabilirliğini” anlatıyordu.**
Bir başka Protestan 1896 yılında, FDP partisinin köklerinin de dayandığı “Nasyonal Sosyal Derneği” (“Nationalsozialer Verein” – NSV)’ni kuran Fridrich Naumann (papaz ve yazar), “sendikaların ideolojiden ve politikadan arındırılmış hür örgüt” olmalarını savunuyordu. Asıl olarak kapitalizmin Almanya’da gelişmesi için mücadele eden Naumann, bunun için işçi sınıfının yedeklenmesi gerektiğini biliyordu, özellikle feodalizmin son kalıntılarına karşı verilen mücadelede bu gerekliydi. Üç sınıflı seçim yasasının değiştirilmesini de talep eden Naumann, Almanya’nın dünya piyasalarında bir rol oynayabilmesi için “kale içinde barışın sağlanması” (“Burgfrieden”) gerektiğine inanıyordu. İşçi sınıfını ve yoksul köylülüğü arkasına çekebilmek için geniş emekçi kitleleri arasında bir umut haline gelen sosyalizm fikrini de Naumann ve efradı, “Hıristiyan temelde milliyetçi sosyalizm” („nationaler Sozialismus auf christlicher Grundlage“) tahrif ediyorlardı.
Rusya’da 1917’de gerçekleşen Büyük Ekim Devrimi sayesinde sosyalizm kurulurken, Almanya’da 1918’de gerçekleşen Kasım Devrimi, reformist sosyal demokrasinin ihaneti sonucu sadece “Weimar Cumhuriyeti”nin kurulmasının yolunu açtı. Monarşiye son verildiği gibi işçilerin tepkisini aşağı çekebilmek için sekiz saatlik iş günü ve kadınlara seçim hakkı da verilmişti.
Fakat sosyalizmin etkisi, özellikle Rusya’daki başarısı geniş işçi ve emekçi kitleleri üzerinde etkisini sürdürüyordu. Öncesi bir yana özellikle 1918 Kasım Devrimi’nden sonra “milliyet” ve “sosyalizm” adına birçok girişimler oldu. 1920’de ise Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) kuruldu. İşçi sınıfını etkilemek, ırkçı, şovenist ve emperyalist planlarına alet etmek için “sosyalizm” terimi sahiplenen Naziler, sosyalizm tanımlamasını kendi ihtiyaçlarına göre yonttular. Alman milleti içinde sınıflar olmadığını ileri süren faşistlerin sözde “antikapitalist tutumları” ise gerçekte ırkçılık, sosyalizm düşmanlığı içeriyordu.
Faşist NSDAP partisinin en büyük demagogu Joseph Goebbels’in şu sözleri, sosyalizm ve antikapitalizm konusunda nasıl düşündüklerini ortaya koyuyor: “Kapitalizm tamamen bir Yahudi sistemidir. Bizler sosyalistiz ama Marksizm’e karşıyız. Sosyalizmi, Marksizm’den ibaret sananlar bizi sosyalist olmamakla suçluyor. Oysa ki kapitalizm ve Marksizm aynıdır, Yahudi’ye hizmet eder. Nasyonal sosyalizm ise insanımıza hizmet eder.” (1)

SOSYAL DEMAGOJİ BUGÜNDE SÜRÜYOR
Karl Marks ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu’nda işçi sınıfından, “geleceği elinde taşıyan devrimci sınıf” olarak söz ederler. İşçi sınıfı “geleceği elinde taşıyan devrimci sınıf” olduğu gibi bugün bütün değerleri yaratan sınıftır. Bu nedenle geçmişte olduğu gibi bugünde ırkçı, şoven parti ve gruplar işçi sınıfını değişik sosyal demagojilerle etkilemeye çalışmaktalar.
Genel seçimlerde daha çok “Alman olma”, “kültürel kimliğin korunması”, “İslam Almanya’ya ait değildir” vb geleneksel milliyetçi/ırkçı motifleri öne çıkaran AfD, 2014 AB seçimlerinde AB karşıtı bir çizgi izler havasına girdi. AB’nin Euro’yu bölgesini kurtarma ve sınır kontrol politikalarını eleştiren AfD, aynı zamanda AB iç pazarını savunan bir çizgi izleyerek Alman sermayesinin yanında olduğunu gösterdi. Yine aynı kampanyada yasal asgari ücret uygulamasını, “işsizliğe yol açar” diye reddeden AfD, genel seçimlerde yasal asgari ücretten yana bir tutum alarak “sosyal politikasını” düzeltir bir hava içine girdi.
AfD’li politikacıların yaptıkları konuşmalara bakıldığında NSDAP ile paraleller kurmak hiçte zor değil. Örneğin Goebbels, “biz siyasi burjuvaziye karşıyız” diye sözde tepedekilere karşı tutum alırken bugünün AfD’lileri “yukarıdaki elitlere” karşı olduklarını ileri sürüyorlar. Her iki tutumda da benzer yan “yukarıdakilere” güya karşıymış gibi bir tavır sergilerken gerçekte hiçbir şey dememek – soyut bir popülizm!
Konuşma tarzı ve demagojisinde Goebbels ile boy ölçüşmeye aday olan Thüringen Eyalet Parlamentosu Milletvekili Björn Höcke (AfD), “AfD ayrıca, Sol Parti’nin ihanet ettiği sosyalist misyonu da üstlenmesi gerekiyor: İşçiler ve sosyal zayıfların avukatı olarak, halkları tahrip eden uluslararası mali sermayeye karşı direnişi örgütlemeli” (2) diyor. Burada da NSDAP’nin sözde antikapitalist politikalarıyla paralellik kurmak mümkün.
Benzer tutumları fabrikalara yönelik çalışmada da görmek mümkün: Oliver Hilburger ve efradının yaptığı yazılı, sözlü ve görsel propaganda incelendiğinde benzeri örnekleri burada da görmek mümkün. Bir videoda “Alman yurtseverlerinin” Pegida gösterilerine katıldığı, AfD’ye oy verdiklerini açıktan söyledikleri için işten atıldıkları ileri sürülüyor. Videoda onlarca kişi işten atılmış gibi bir hava estirilirken gerçekte tek bir kişi bile işten atılmadı. Böyle bir şey olsa bu gündeme girerdi.
Sendika yönetimlerine ve işyeri temsilcilerinin yardımcı menajer gibi çalışmalarına yönelik tabandan gelen eleştirileri, “Kendilerinin, yardımcı menajerlik, kiralık işçilik ve küreselleşmeden oluşan yozlaşmış sistemlerine karşı isyan etmemizden korkuyorlar – haklı olarak!” diye kendi kulvarlarına çekmeye çalışıyorlar. Veya yayınladıkları bildirilerde, işyeri gazetelerinde “Alman işyerlerinin Almanya’da kalmasını” talep ediyorlar.
Ama iş, bu talepler uğruna mücadelenin verilmesine geldiğinde durum değişiyor. Bırakın mücadele verilmesini patron temsilcileriyle müzakereler yapıldığında bile bu beyler ağızlarını bile açamıyorlar.
“Yukarıdaki sorumsuz elitler” hedef gösterilirken bunların kim oldukları, ne yaptıkları veya yapmadıklarından bile söz edilmiyor. Bu tutum gerçekte sermayenin hoşuna gidiyor; Sermayeye karşı mücadele yerine kim olduğu meçhul “sorumsuz elitler” hedef gösteriliyor.

NE YAPMALI?
AfD’nin güçlenmesi, işçi ve emekçileri üretim alanlarında sözde “sendikalar” ve “temsilciler” aracılığıyla örgütlemeye yönelmesi, fabrikalarda yıllardır yerli ve göçmen işçilerin birliği, sınıf kardeşliği için mücadele edenlerin önüne zorlu görevleri getiriyor: Bir tarafta ırkçıların demagojilerini deşifre ederek onların maskelerini aşağı indirip işçi düşmanı yüzlerini açığa çıkarmak diğer tarafta ise işçilerin gerçek sorunlarına karşı mücadele etmeleri için önlerini açmak.
Sendika bürokrasisini eleştirmekten kaçınmadan sendikal örgütlenmeyi güçlendirme, işyeri toplantılarında –sekterliğe düşmeden- işten atmalara, çalışma koşullarının kötüleştirilmesine karşı mücadelede asıl sorunun sermaye ve onun düzeni olan kapitalizm olduğunu ortaya koyan konuşmalar yapmak, varsa milliyetçi, faşist listelerin gerçek amaçlarını deşifre etmek ve diğer sendika temsilcilerini de bu yönde tutum almaya teşvik etmeliyiz.

* Değişik kaynaklarda 1875 yılında Straßburg Üniversitesini ziyaret eden Bismarck’ın, Gustav von Schmoller’e, kendisinin de bir kürsü sosyalisti olduğunu söylediği ileri sürülüyor.
** Bugün Almanya’da sosyal bilimlerde orta sınıfa, “orta gelirin” (“Mittlere Einkommen” veya “Medianeinkommen” – “Durchschnittseinkommen” değil!) %70 – 150 arasına sahip olanlar sayılıyor. Buna göre 1 Ekim 2017’de Almanya’nın “orta geliri” 1615 Euro net düzeyindeydi ve vatandaşların %47,8’i orta sınıf mensubuydu!

(1) “Der Kapitalismus ist ein total jüdisches System. Wir sind Sozialisten, aber wir sind gegen den Marxismus. Diejenigen, die beim Sozialismus an Marxismus denken, beschuldigen uns, keine Sozialisten zu sein. Während Kapitalismus und Marxismus gleich sind, dienen sie den Juden. Nationaler Sozialismus dient unseren Menschen. (Joseph Goebbels. Kaynak: Mann, Michael, Fascists, New York City: Cambridge University Press, sayfa 183)

(2) Die AfD muss auch den sozialistischen Auftrag übernehmen, den die Linke verraten hat: Als Anwalt der Arbeiter und der sozial Schwachen die Gegenwehr gegen das internationale Finanzkapital organisieren, das die Völker zerstört. (Björn Höcke)