Sermaye gücünü işçilerin bölünmüşlüğünden alıyor

TONGUÇ KARAHAN

Geniş halk yığınlarının baskı ve sömürüye uğruyor olmalarına rağmen, nasıl olup da egemen sınıfların siyasetine bağlanabildikleri hep yanıt aranan bir soru olmuştur. Öyle ya, kendi hayatlarına, geleceğine zarar veren, kendi ihtiyaçları, çıkarları ve özlemleriyle çelişiyor olmasına rağmen milyonlarca insan neden sınıf düşmanlarına oy verir, boyun eğer ya da onların politikalarına kanar?

Birçoğumuz belki bu soruya makul bir yanıt bulamadığımız için işçileri, halkı, vatandaşı küçümser, suçlar hatta aşağılarız. Nasıl olup da Hitler gibi insanlık düşmanı bir faşiste milyonlarca insanın destek vermiş olduğunu veya Trump gibi bir ‘dengesizin’ nasıl olup da ABD’ye başkan olabilecek kadar oy alabildiğine, Almanya’da AfD’nin nasıl olup da üçüncü parti olabildiğine ya da Türkiye’de Tayip Erdoğan’ın 15 yıldır ülkenin yarısından hala nasıl oy alabiliyor olmasına şaşıp kalırız!

Ya da aynı fabrikada çalışıp aynı dertleri, aynı kaderi paylaşan işçilerin dönem dönem Alman-Türk, Müslüman-Hıristiyan, Alevi-Sünni gibi etnik veya dini motifler üzerinden kutuplaşması ve karşı karşıya gelmesine bir anlam veremez, ‘madem hepimiz işçiyiz neden birlik olamıyoruz’ şeklinde söyleniriz…

Bu sorulara çok kolayca ve hazır reçetelerle yanıt vermek elbette mümkün değil. Çünkü ne siyaset düz bir çizgi izliyor ne de emekçilerin çıkarlarıyla bilinçleri-siyasi eğilimleri arasında mekanik-otomatik bir ilişki sözkonusu. Yani, her işçi kendiliğinden ve hazır olarak kendi sınıfının ideolojisi ve siyasetini benimser durumda bulunmuyor.

Diğer taraftan emekçi sınıfların kurtuluşunu geciktiren, zorlaştıran bu çelişkinin nedenlerine geçmeden önce şunu vurgulamak gerekir ki, bu elbette sonsuza dek sürüp gidecek, değişmez bir çelişki değildir. Ortaya çıkışı nasıl nedensiz değilse, emekçilerin siyasi bilinç ve pratiklerinin kendi sınıf çıkarlarıyla uyumlu hale gelmesi de koşullarının oluşması ölçüsünde mümkündür ve hatta kaçınılmazdır.

Peki, emekçilerin ‘kendisi için bir sınıf’ haline gelmelerini zorlaştıran bu çelişkinin ortaya çıkışının arkasında neler yatıyor?

SERMAYE SINIFI BÜTÜN TOPLUMUN ÇIKARLARINI TEMSİL EDEBİLİR Mİ?

Emekçilerin sınıf bilincini bulanıklaştıran önemli etkenlerden biri, sermaye sınıfının kendi çıkarlarını bütün toplumun çıkarlarıymış gibi gösterebilmesine dayanıyor. Bu konuda bir Almanya biri Türkiye’den iki örnek verebiliriz:

AKP’nin son yıllardaki propagandasının önemli motiflerinden biri ‘milli ve yerli olma’ iddiasıdır. Yani “öyle politikalar, öyle adımlar atıyoruz ki, bütün millet, bütün ülke bundan yararlanıyor. Batılı devletler karşısında işçisi, köylüsü, esnafı sanayicisi, zengini yoksulu bütün bir ulus olarak ortak çıkarlarımızı savunuyoruz.“

“Milli ve yerli olma”nın anti emperyalizm söyleminden çok, sermaye sınıfının bütün ulus adına seslendiği ve onu temsil ettiği mesajını içeriyor. AKP’nin bu sloganında güncel siyasetin kimi renkleri bulunsa da, toplumun bilincine işlenen bu mesaj oluyor: ‘Dünya ekonomisinde önemli bir güç haline geldik’; ‘Batı karşısında artık aciz değiliz’; ‘Artık kendi silahımızı, hatta otomobilimizi yapacağız’, ‘Havaalanımız Avrupa’nın en büyüğü olacak’, ‘Milli gelirimiz, ihracatımız görülmemiş oranda arttı’ vb. deniyor ve bütün bu olumlu tablodan tüm milletin aynı şekilde çıkar sağladığı, yararlandığı fikri oluşturuluyor. Genel ekonomik canlılığın veya sözü edilen milli seferberlik sonucu yaşanan gelişmelerin bütün topluma aynı biçimde yansıması bir yana, sınıflar arasındaki eşitsizliği daha da büyüttüğü, ayrıcalıklı bir kesim iyice zenginleşirken, emekçi sınıfların çalışma ve yaşam koşullarının gerilediği gerçeğinin üzeri örtülüyor. Ve sonuçta işçiler arasında, ‘Ülke kalkınır, ekonomi büyürse’ bundan ben de yararlanırım’ algısı hakim olduğu ölçüde, bütün bu büyüme ve gelişmenin kaymağını yiyen sermaye sınıfının emekçileri ve halkı kendine bağlama imkanlarını önemli oranda arttırıyor.

Evet, genel ekonomik iyileşme ve canlılık halinin işçilerin veya genel olarak toplumun yaşam standartlarında kısmi iyileşmeler, rahatlamalar getirmesi muhtemeldir. Ve ‘beterin beterinden’ sakınma eğilimi işçilerdeki kafa karışıklığına zemin hazırlamaktadır. Ama ülkenin kalkınmasıyla işçilerin kalkınmasının doğru orantılı olmadığı, ‘ülke zenginleşirken’ işçi ücretlerinin eriyebileceği ve işçilerin yoksullaşabileceğini istatistiklerde ve emekçilerin somut yaşamında görmek mümkündür. Kaldı ki, sermaye için iyi ekonominin kriteri daha fazla kar elde edebilir olmaktır; hem bunun hem de ‘ülke kalkınmasının’ kaynağı ise işçi üzerindeki artı değer sömürüsünün artmasıdır.

Sermaye sınıfının vatan, millet, ulus ‘sevgisi’, sözcülüğü ve onun üzerinde kurduğu egemenlik, elbette Türkiye’ye özgü değil, kapitalizmin ve burjuva sınıfın evrensel bir karakteridir. Burjuvazinin tarih sahnesine çıkışı, kapalı ekonomi-yerel egemenlik sistemi olan önceki feodal sistemin yerine bütün ülkenin pazar haline gelişinin; ağaya-senyöre-aşirete bağımlılığın yerine de vatandaşlığın, ülke mensubiyetinin oluşmasının sürecidir aynı zamanda. Kapitalizmin egemen bir sistem haline gelmesinde burjuvazin ideolojisinin önemli öğelerinden birisinin ulusçuluk-milliyetçilik olması da bu yüzden tesadüf değildir. Burjuvazinin milliyet motifli bu ideolojik silahı kullanması, pazarın dünya ölçeğine yayıldığı emperyalizm döneminde zorlaşmış ise de, miadını henüz doldurmamıştır: Dünya pazarını kimin kontrol edeceğine dair rekabette yararlandığı önemli silahlardan biri olmaya devam etmektedir.

Bu silahı işlemez kılacak asıl dinamik, ülkenin, vatanın, ulusun homojen bir bütün olmadığı, tersine birbirine karşıt sınıflardan oluştuğu; birinin yararına olanın diğerine zarar verdiği gerçeğinin bizzat işçi sınıfı ve emekçiler tarafından siyaseten anlaşılmasıdır. Çünkü bu anlaşıldığı ölçüde, ülkeyi, milleti yönetmesinde sermaye sınıfına büyük imkan sağlayan bu sihirli anahtarın etkisi de yol olacaktır.

Son yıllarda derinleşen ve daha yırtıcı, çatışmalı hale gelen bu rekabet nedeniyle, ırkçı, milliyetçi, aşırı sağ partilerin Avrupa dahil bütün ülkelerde aralarında emekçilerin de olduğu daha geniş kesimleri etkileyip siyasi destek toplayabilmesi bu yüzden tesadüf değildir. Artan ekonomik ve sorunların yarattığı atmosferde, “Diğer ülkelerden üstün ve güçlü olursak bundan kazançlı çıkarız” görüşü işçiler arasında zemin bulabilmekte, alternatif çıkış yolu görülebilmektedir. Avrupa’da yaşamakta olan Türkiyeli emekçiler açısından ise Erdoğan’ın ‘Eyy Avrupa’ şeklindeki çıkışları, ayrımcılığın, aşağılanmanın, horlanmanın yıllardır oluşturduğu tepkilere yanıt sayılıp, ‘helal olsun, Batı’ya karşı dik durabiliyor’ duygusu yaratabilmektedir. Erdoğan’ın bu dediğinin içinin boş olması, ve bir yandan da ‘Eyy Avrupa’ dedikleriyle ikiyüzlüce her türlü işbirliğini sürdürmesi, geniş halk yığınları açısından pek dert edilmemektedir. Çünkü daha çok içlerindeki birikmiş tepkiye tercüman olunmasından etkilenmektedirler.

‘STANDORT DEUTSCHLAND’ MUCİZESİ

Bir sanayi ürünün üzerinde ‘Made in Germany’ (Almanya’da imal edilmiştir) damgasının bulunması, nasıl bütün dünyada büyük etki yaratan bir etiketse, ‘Standort Deutschland’ adıyla anılan stratejik slogan da, Alman sermayesinin son 20-30 yıldır büyük yararlar sağladığı bir başka ‘marka’ olmuştur.

90’lı yıllardan itibaren dünya ekonomisindeki dalgalanmalar ve krizler, uluslararası rekabetin yıkıcı etkisi, işçi eylemleri vb. birçok etken Avrupa ülkelerinin ekonomisini bıçak sırtına getirmiş, dolayısıyla sermaye çevrelerinin de huzurunu, rahatını oldukça bozmuş durumdadır. Avrupa ve hatta dünya genelinde bu gelişmeden belki de en az etkilenmeyi başaransa Alman sermayesi olmuştur. Bu ‘Alman mucizesinin’ arkasındaki önemli dayanaklardan biri de sermayenin 25-30 yıldır yoğun olarak gündemde tuttuğu ‘Standort Deutschland’ (Üretim yeri Almanya) mesajıdır.

Verilen mesajın içeriği özetle şudur: “Dünyada amansız bir rekabet ortamı var; eğer uluslararası rekabet gücümüz zayıflarsa, ekonomimiz zarar görür ve işçiler olarak kabak sizin başınıza patlar. Eğer ücret, çalışma koşulları vb. konularda bizi fazla zorlar, fedakarlık yapmaya razı olmaz iseniz, biz de fabrikalarımızı ucuz işgücü ve sömürü imkanlarının daha fazla olduğu ülkelere kaydırırız!”

Bu dayatma elbette sadece Alman sermayesine özgü değildir, hemen her ülkede burjuvalar bu tutum içindedirler ama Alman sermayesinin farkı, bu strateji en etkili ve başarılı uygulayanlardan biri olmasıdır. Alman sermayesini diğerlerinden ayıran ve böyle bir başarıya zorlayan da, Almanya’nın kurtlar sofrasına tarihsel olarak geç oturması, sömürge sahibi olamaması, dolayısıyla ihracat yoluyla pazar kapmaya mecbur olması gibi bir tarihsel arka plandır. Alman sermayesinin sanayi ve ihracat üzerinden sağladığı bu etkinliğin belirli dönemler için de olsa işçilere de bazı getirilerinin olması, sermaye ile olan yapısal çelişkilerin anlaşılmasını zorlaştıran puslu bir hava yaratmıştır.

Sermaye için kazanç olduğu ölçüde, işçiler için kayıp anlamına gelen bu dayatmanın hayat bulmasında işçilere yabancılaşmış uzlaşmacı sendikacılığın önemli bir rolü olduğu da bir başka noktadır.

Alman sermayesi, kendi çıkarlarını sanki bütün ülkenin ve işçilerin de çıkarıymış gibi gösterebildiği için, ‘ekonomi zarar görmesin’ tehdidiyle işçileri büyük fedakarlık yapmaya ikna edip, ‘iş barışı’nı koruyabilmiş; ücret, çalışma koşulları, iş güvencesi, sosyal haklar, emeklilik vb. birçok konuda işçilerin direnme gücünü baltalayabilmiştir.

Belirttiğimiz gibi bu durum Almanya’ya özgü değildir. Bugün dünyanın her ülkesinde sermaye sınıfı benzer bir şekilde işçileri, kendine mahkum olduğuna, işçinin yaşamını sürdürebilmek için tek seçeneğinin kendi fabrikasında ve kendisinin belirlediği şartlarla çalışmak olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Ta ki, işçiler onların karşısına başka bir seçenekle çıkana kadar.

DİN’İN ETKİSİ

Milliyetçilik ve milli çıkarlar demagojisinin yanı sıra, işçi ve emekçileri sermaye karşısında güçsüzleştiren ve onun siyasetine bağlanmasını kolaylaştıran etkenlerden biri de dini inanç istismarı olmuştur.

Dinin bu şekilde kullanılıp istismar edilmesi ve ezilenleri yönetmede bir araca dönüşmesi kapitalizme özgü bir durum değil elbette. İlkel toplumların çözülüp sınıfların ortaya çıktığı 6-7 bin yıldan beri yürürlükte. Dahası, sermaye sınıfı kendi iktidarıyla çeliştiği, egemenlik yarışına girdiği ölçüde de dini otoriteyle mücadele edip onu saf dışı bıraktı; ama kendinden önceki egemenler gibi onu kendi çıkarları için kullanmaktan geri durmadı, bugün de durmuyor.

Dini inanç istismarının bugün öne çıkan biçimi, dini ideolojinin emekçiler ve halk üzerindeki yatıştırıcı-uyutucu rolünden çok, işçileri yapay bir kutuplaşma ve bölünmeye itmesi şeklinde olmaktadır. (Burada gelişmiş kapitalist ülkelerle, bağımlı, yoksul ülkelerdeki durumun bazı farklılıklar taşıdığını görmek gerekiyor. Kapitalizmin gelişimi ve olgunlaşması, Avrupa gibi coğrafyalarda dinin ideolojik etkisini alabildiğine kırıp sınırlarken; özellikle İslam inancının hakim olduğu Ortadoğu, Asya ve Afrika ülkelerinde emekçi halkı dini ideolojiye bağlama çabalarının yoğunluğu ve bunun işçilerin mücadelesinde önemli etkilere neden olduğu da bir başka gerçektir.)

Bir yönüyle dönemsel de olsa, din üzerinden yaşanan kutuplaşmanın bugün oldukça keskin düzeyde seyretmesi, gerek Avrupa gerekse Türkiye gibi ülkelerde işçi ve emekçilerin, kendi bağımsız politikalarına bağlanmasını zorlaştıran bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Müslüman-Hıristiyan, Hindu-Müslüman kamplaşması ve tartışmaları veya Alevi-Sünni vb. türünden mezhep çatışmaları, emekçilerin öfkesini gerçek hasımlarından uzaklaştırıp, aslında sınıf kardeşi olduğu bir başka inanca mensup emekçilere yöneltmektedir. Avrupa’da güncel olarak halen devam eden ‘İslamifobi’ rüzgarı bunun bir sonucudur ve Avrupalı işçiler arasında “göçmen, özellikle de İslam inancındaki göçmen işçilerle çıkarlarımız çatışıyor; onlar geldiği için bizim çalışma ve yaşam koşullarımız kötüleşiyor” fikrine yöneltmek istemektedir. Bu rüzgar, Avrupa’da yaşayan göçmen kökenli işçiler açısından ise, “Müslüman olduğumuz için kabul edilmiyoruz; zorluk yaşıyoruz.” düşüncesini güçlendirmekte; kendi kimliğini emekçi olarak ve sermaye karşısında görmek yerine, inanç üzerinden ve diğer inançlara düşmanlaşarak tanımlama eğilimine zemin hazırlamaktadır.

Ve sonuçta işçilerin ‘AfD’li veya demokrat’, ‘AKP’li ve CHP’li’, ‘Hıristiyan veya Müslüman’, ‘Alevi veya Sunni’ şeklinde bölünüp kutuplaşması, bütün sosyal ve sınıfsal sorunların kaynağındaki çelişkileri, sorunları ve bunların sorumlusu olan sermaye sınıfını, sanki çatışmanın asıl muhatabı kendisi değilmiş gibi ringin dışında tutmaya yol açmaktadır. Ve düşman, diğer inanç veya mezhepler olarak görülüp tanımlandıkça, işçilerin içinde bulunduğu koşulları ve sorunlarının kaynağını anlaması zorlaşmaktadır haliyle.

SINIFSAL KUTUPLAŞMA HAYAL Mİ?

Peki din, milliyetçilik, rekabet, hukuk ve medyanın sermayeye bağımlılığı vb. bunca etken varken işçilerin kendi bağımsız siyasetiyle birleşmeleri, yapay bölünmüşlüklerden kurtulması bir hayal olarak mı kalacaktır?

İçinden geçtiğimiz dönemin bu açıdan önemli zorluklar içerdiği elbette bir gerçektir. Ama ne düne, ne bugüne ne de yarına baktığımızda bu tablonun değişmeden kalacağı söylenemez. İşçi sınıfının, kendisiyle birlikte bütün toplumu kurtuluşa götürecek bir sınıf olarak siyaset sahnesinde bir odak haline gelmesi tabii ki kolay bir süreç olmadı; bugün yeniden toparlanması da zahmetli olacaktır.

Ama şurası açıktır ki, kapitalizm ve sermaye sınıfı dönemsel üstünlüklerine, yukarıda değindiğimiz konular üzerindeki baskılama ve aldatma çabalarının etkisine rağmen sınıflı bir toplum olmanın ortaya çıkardığı çelişkiye sahiptir. Bu çelişkinin üstünü örtme konusundaki başarısı, işçi sınıfıyla olan bu uzlaşmaz çelişkiyi ve bunun yol açtığı rahatsızlığı ortadan kaldıramamıştır çünkü.

‘İşçiye ekmek kapısı açtığı, çalışma imkanı sunduğu için’ sermayeye minnettarlık duyulması fikrini empoze edebilir ve dönem dönem bunda etkili olabilir, işçilerin arasında bile bunun meşru, mantıklı bir ilişki olduğu algısı yaratabilirsiniz; ama bu işçi ile işverenin adeta bir tahterevallinin iki tarafından oturan ve ve biri indikçe diğerinin yükseldiği iki karşıt sınıf olduğu gerçeğini değiştirmez. Nasıl ki bugün bir işçinin AFD’ye veya AKP’ye oy vermiş olması veya dindarlığın etkisiyle diğer inançlara önyargıyla bakmasının,. işçiyi, işçi olmaktan çıkarmadığı gibi.

Diğer taraftan şurası da açıktır ki, işçilerin kendi davaları için mücadele eder hale gelmeleri salt bir ‘bilinç’ ve kendi ideolojisini tanıma meselesi veya subjektif niyete bağlı değildir; Bu değişim, ekonomik, siyasi, ideolojik birçok etkenin rol oynadığı sınıflar mücadelesinin seyri içinde çözülecek bir süreçtir.

Ve işçinin bu süreç içinde bilincini bulanıklaştıran etkenlerden biri de, bir ülkenin, bir bölgenin veya bir sektörün içindeki işçinin davranış ve eğilimlerine kendi bireysel çıkarları penceresinden bakma halidir. Ve bu durum onun sınıf olma, sınıfının parçası olarak hareket etmesini zorlaştırma bakımından ciddi bir rol oynar. Birey ya da grup olarak elde ettiği görece kazanımlar, geçici rahatlama sağlasa da, kendi sınıfının koşulları ve mücadele gücünün belirleyici olduğu gerçeğini değiştirmez ve ilerleyen zaman için de bunun bedeliyle karşılaşır.

Yukarda değindiğimiz ve işçiyi kendi davasına yabancılaştıran etkenlerin birer ayak bağı olmaktan çıkması ise, bu süreci hızlandırıp kolaylaştıracaktır. Bu ise işçilerin bizzat kendi deney ve tecrübeleriyle, yaşanan sorunların gerçek nedenlerini anlamalarına; işçi sınıfının bağımsız ideolojisi ve politikasını savunan güçlerin yürüteceği çalışmanın etkisine ve işçi partilerinin siyasi arenada daha etkin bir alternatif hale gelebilmeleriyle ilişkilidir.

Bu açıdan işçi sınıfının kurtuluşu için çaba harcayanlar olarak, bugün bıkıp usanmadan yapmamız gereken şudur: Asıl derdinin sermaye ile olduğu gerçeğini görüp buna itiraz etmediği ve başka milletlerle, başka inançlarla uğraştığı ölçüde hayatının düzelmek bir yana daha kötüye gideceğini anlama konusunda işçi ve emekçilere her bakımdan yardımcı olmak. Bu, bir yandan sermayenin işçiler ve toplum üzerindeki hegemonya kuran ideolojisi ile mücadeleyi, bir yandan da kapitalizmin doğası gereği ortaya çıkardığı çelişki ve sorunlar konusunda işçilerin pratik mücadelesini büyütmeyi içermektedir.


AVRUPA’DAKİ TÜRKİYELİ İŞÇİLERİN DURUMU?

Sözünü ettiğimiz kutuplaşma ve bölünmüşlük atmosferinin, Avrupa ülkelerinde yaşayan Türkiyeli emekçiler açısından son yıllardaki gelişmelerin de etkisiyle daha da katmerli olarak yaşanması dikkat çekicidir.

Bir yandan kendi içinde oy verdikleri partilere ya da Kürt-Türk, Alevi-Sünni vb. etnik veya inanca göre bölünüp kutuplaşırken, bir yandan da Alman emekçilerle inanç, milliyet ve Türk ve Alman hükümetleri arasındaki ilişkilerin geriliminden kaynaklı bölünmüşlük ve önyargılar artmış bulunuyor. Bunda, son yıllarda yaşanan olay ve gelişmelerin sarsıcı etkisinin fazla oluşunun yanı sıra, göçmen işçi olmaktan dolayı sert esen her rüzgara daha açık ve hassas olunmasının önemli payı var kuşkusuz. Nedeni ne olursa olsun, kendi sınıfının penceresinden bakmak yerine sonuçta egemen sınıfların idelojisi ve siyasetinden bu denli açık olmak, onun kendisi için sınıf haline gelişini de haliyle daha zorlaştıryor. Bu nedenle de inanç ve milliyetten kaynaklı bu yapay ayrışmanın kendi hayatı ve geleceğine zarar verdiğini görmesine yönelik daha sabırlı ve yoğun bir desteğe ihtiyacı bulunuyor. Bu ise, sermaye partilerinin ideolojisi ve politikasından etkilenmiş işçileri kabaca suçlayarak değil, bundan dolayı gördükleri görecekleri zararı daha somut anlamalarına yardımcı olarak; farklı inanç ve milliyetten emekçiler olsalar da aynı sorunları ve kaderi paylaştıklarını somut gerçeklerden yola çıkarak bilince çıkarmakla mümkün olabilir.