Kültür

Yeni bir edebiyat geleneği yarattılar

13. Dezember 2010

Mehmet Salim

Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli yazarların çok kısa süre içinde bir edebiyat geleneği kurduklarını söyleyen Alman Dili ve Edebiyatı uzmanı Tom Cheesman, birçok yazarın ‘azınlığın temsilcisi’ rolünü kabul ettiğini ya da buna zorlandığını ifade ediyor. İngiltere’de Swansea Üniversitesi’nde doçent olarak çalışan Cheesman, Türkiye kökenli yazarlar üzerine bir kitap yayınladı.

İngilizsiniz ve Almanya’da yaşayan Türk kökenli yazarlar üzerine bir kitap yazdınız. Böyle bir kitap yazmak nereden aklınıza geldi?

Tom Cheesman: 1996’da Londra’da Goethe Enstitüsü’nde Jose F. A. Oliver ve Hasan Özdemir ile birlikte bir okuma toplantısı düzenledik. Her iki yazar da çok dilli şiir ve müzik programı ile sahneye çıktılar. Program büyüleyiciydi. Tanıştık ve bana ‘göçmen kökenli’ Alman edebiyatının çeşitliliğinden bahsettiler (O dönemde bu kavram daha kullanılmıyordu.). Sonraki yıllarda Hasan’ı, Feridun Zaimoğlu’nu ve Zafer Şenocak’ı Swansea’ye davet ettim ve konu ile ilgili çalışmaya başladım.

Göçmen kökenli yazarlar tarafından yapılan edebiyat ‘Göçmen İşçi Edebiyatı’, ‘Göçmen Edebiyatı’ gibi.. değişik isimlerle adlandırılıyor. Siz bu edebiyatı nasıl adlandırıyorsunuz?

‘Bu edebiyat’, ‘öteki edebiyat’tan ayrıldığında metinleri ve yazarları biyografik, ulusal ya da etnik köken gibi edebi olmayan bir öğeye indirgenir. Bir edebiyat eseri için bu çok da ilginç değildir. İlginç olduğunda ise bu bir eser için en kötüsüdür! Buna rağmen ‘etnik azınlıktan’ birçok yazar, grubun temsilcisi rolünü kabul ediyor ya da bu rolü benimsemesine zorlanıyor. Eleştirmen, araştırmacı olarak buna dikkat etmek gerekiyor. Ben kitabımda ‘Literature of settlement’ kavramını kullandım. ‘Settlement’, ‘yerli’ anlamına geliyor. Bu kavramı ‘Göçmen Edebiyatı’nın karşıtı olarak kullandım. Keza göçmen kökenli yeni yazarlar kuşağı göç etmemiş aksine Almanya’da büyümüş, burada okula ve üniversiteye gitmişler. Bunlar nesnel ve yasal olduğu gibi öznel ve edebi olarak da buraya aittirler. Tabi ki göç süreci hala devam ediyor ama kültürel olarak çoktandır başka bir şey yaşanıyor.

1970’lerden beri Almanya’da yazan bir çok Türkiye kökenli yazar bulunuyor. Siz bütün bu yazarları kitabınıza almadınız. Hangi kriterlere göre yazarları seçtiniz?

Biçimsel kriterlere göre seçim yaptım. Kitabın adı ‘Novels of Türkich German Settlement’: ‘Türk-Alman Yerlilerin Romanları’. Ben sadece roman yazan yazarları kitabıma aldım. Kuşkusuz bütün alanlarda, bütün yazarlar üzerine yazmak istediğinizde çok hacimli bir ansiklopedi çıkar. İlk önce sadece Almanca yazan yazarlar üzerine yazmak istedim. Çünkü Türkçe bilmiyordum. Ama sonra Türk-Alman romanın tarihi için, Türkçe yazan romancıların büyük önemi olduğunu anladım: Güney Dal, Aras Ören gibi. Tabi ki bir süre Almanya’da yaşayan ve Almanya üzerine yazan, romanları Almanca’ya çevrilen ve kabul görülen başka Türk yazarları da var. Ama Dal ve Ören uzun yıllar burada yaşadılar ve eserlerini Türkiye’den daha çok özellikle burada kabul ettirdiler. Bu yazarlar diğer Türkçe yazan yazarlardan daha çok Türk-Alman azınlığın edebiyatını temsil ediyorlar. Örneğin Dilek Zaptcıoğlu (Ay Yıldızları Yer-Der Mond isst die Sterne) gibi genç yazarların, romanlarında yeni motifler kullandığını görmek mümkün. Bu yazarlar kalıcı bir edebi gelenek kurdular.

İlk kuşak yazarlar özellikle eserlerinde yabancı olmayı, memlekete özlemi, dil sorunlarını işledi. Daha sonraki kuşaklar hangi sorunları eserlerine konu yaptılar?

Almanya’da büyüyen birçok yazar için bu konular hala önemli, ama tabii başka açıdan. Şimdi insanın kendisini yabancı hissedebildiği bir ülkedir Türkiye (Örneğin Feridun Zaimoğlu’nun Aşk İşareti, erguvan renkli-Liebesmale, scharlachrot kitabında). Memleket sorunu şimdi daha kompleks. Çünkü bir tarafta Almanya’da evde hissediliyor, buraya aitler, diğer taraftan bazen bu aitlik reddediliyor. Ama bu çatışmalı konuyu yazmaktan kaçınan yazarlar var. Bu yazarlar bulundukları durumu olduğu gibi kabul ediyorlar ve doğrudan ya da dolaylı olarak şunu söylüyorlar: “Ben burada yabancı değilim ya da başkalarından daha yabancı değilim; burası benim memleketim’” ya da “memleket’ kavramı benim için ilginç değildir; ben dünya vatandaşıyım; Almanca benim işimin aracı, bununla sorun olmadan mükemmel yaşıyorum; Türk kökenimi mutlaka anlatmak zorunda değilim.”  Türk kökenli göçmen olarak ilk Almanca roman yazan Akif Pirinçi’yi düşünün. “Sonunda Hep Gözyaşı Var-Tränen sind immer das Ende” adlı kitabı yayınlandığında yıl 1980. Pirinçci bu romanda Ulrich Plenzdorf’un Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” eserine dayanan “Genç W’nin Yeni Acıları” adlı ünlü Doğu Almanya romanından motifler kullanıyor. Böylece Pirinçci hikâyesini Alman edebiyat tarihi içinde yazıyor. Aynı zamanda kendi Türk kökeni ile de hesaplaşıyor: Nereden geldiğini mutlaka söylemek zorunda değil. Sonunda Pirinçci kolay okunan bir yazar olarak göçmenlikle ya da azınlıklarla hiç ilgisi olmayan “Felidae-romanları” ve diğerleri ile çok başarılı bir kariyer inşa etti. Böylece Pirinçci, tamamıyla Türk-Almanı temsil etmesi ya da sunması gerekir gibi beklentilerden kendini kurtardı. Sonraları Selim Özdoğan kökenini çok kıyısından köşesinden konu ettiği eserleriyle başarı kazandı. Özdoğan (Die Tochter des Schmieds-Demircinin Kızı bir yana) etnik ve ulusal ayrımın tamamıyla önemsiz olduğu ya da olmak zorunda olduğu kozmopolit Raver-Kuşağı’nı temsil ediyor. Ama başka yazarlarda ırkçılık, önyargılar gibi dışlanma konuları ağırlıklı olarak işleniyor. Alman ‘yerlileri’ tarafından kabul edilmeme öfkesi Zaimoğlu’nun erken eserlerinde çok açık olarak konu ediliyor. Yeni romanlarında da özellikle Orta Avrupa’da aşkı arayan kahramanlarını dolaştırdığında arka planda bu öfkeyi hissetmek mümkün. Dışlanma konusu kendisini edebi olarak çekici yapmıyor. Bu konuda Hilal Sezgin, tarihi-polisiye romanı Terzinin Ölümü-Der Tod des Massschneider adlı romanında güzel bir çözüm buluyor. Frankfurtlu Yahudi bir kadın kahraman, bir cinayeti araştırırken 1885’de sosyalistler ve feministlerle ilişkiye geçiyor. Türk-Alman tarihi de böyle kendini yeniden yazdırıyor.

Özellikle ikinci kuşak yazarlar her iki kültürü ve dili daha iyi tanıyorlar. Bu yazarlar Alman Edebiyatı’na ne gibi şeyler getirdiler?

Yabancı bir dildeki öğeleri doğrudan aktararak bir dili yabancılaştırmak ve zenginleştirmek isteyen bir yazı tekniği bulunuyor. Ben bunu kültür-klişe-aktarma-tekniği olarak tanımlıyorum. Dünya çapında bu iki dilli edebiyatta alışagelmiş bir teknik. Örneğin sömürgecilik sonrası İngiliz edebiyatı. Türk-Alman edebiyatında bu teknik kısmen alaya alınıyor. Bunu biraz Osman Engin’in metinlerinde ve birçok kabare oyuncusunda görmek mümkün. ‘Ciddi’ edebiyatla ilgili ilk olarak Türk-Alman edebiyatını kamuoyuna tanıtan Emine Sevgi Özdamar’dır (Hayat Bir Kervansaray-Das Leben ist eine Karawanserai adlı romanı 1992 yılında Ingeborg-Bachman Ödülü’nu aldı.). Bu çeviri-tekniği bilindiği gibi onun daha erken dönemdeki düz yazılarının bir özelliğiydi. Ama bence Özdamar’ın eserlerinde bu teknik özel ve önemli değil. Onun asıl dahiyane yeteneği okuyucu onun bir ben-anlatıcı hikayesini okuduğunda kafasında bir oyun canlanıyor. Kültür-klişe-aktarma-tekniği sadece metnin yüzeyinde cereyan ediyor. Teknik, edebiyatın geliştirilmesi açısından hiç bir şey getirmiyor (İnsan sanki, Türkçe-Almanca karışımı bir dil oluşturulmuş gibi düşünüyor. Ama bunun için koşullar eksik.). Özdamar’ın bu tekniği yeni metinlerinde giderek ender olarak kullanması tesadüfi değil. Genç yazarlar ise bu tekniği hemen hemen hiç kullanmıyorlar ya da kullandıklarında ise Alman okurun bunu fark etmeyecek biçimde çok titiz yapıyorlar. Türk kökenli yazarların Alman Edebiyatı’na getirdikleri şeyler kültür-klişeden çok daha önemlisi tarihi deneyimler, anılar, hikâyeler ve tarihtir. Aras Ören’in ve Güney Dal’ın birer romanı –günün birinde nasıl yazılması gerekiyorsa- Türk katılımı dikkate aldığında Alman savaş sonrası tarihi için çok çok önemli. Zafer Şenocak’ın Tehlikeli Akrabalık-Gefährliche Verwandtschaft adlı romanı, Alman-Türkler için duvarın yıkılmasının anlamı üzerine olduğu gibi Alman-Yahudi-Türk-Ermeni durumunu hafıza-kültür-ayrım üzerine düşündürmek istemesi bakımından önemlidir. Hem Zaimoğlu (Leyla adlı kitabı) hem de Özdoğan (Demircinin Kızı adlı kitabı) romanlarında göç eden Anadolulu annelerin hikâyelerini yazdılar. Yani Özdamar’ın Kervansaray adlı romanındaki hikâyeyi başka bir perspektiften yeniden anlattılar. Özdamar’ın romanında işlediği konu ‘Biz nereden geliyoruz?’ sorusunu içeriyor. Bu soru temel olarak hangi Türk-Almanları da kapsayan bir Alman kimliğinin gelişimi için önemlidir. Bu yazarlar tam da bunu yaptılar. Bu yazarlar kültür-klişeler ile kendi özel farklarını ortaya koyan yabancılar olarak görünmek istemiyorlar.

Alman edebiyat eleştirmenleri bu yazarların eserlerini nasıl değerlendiriyorlar?

Tabiki farklı farklı. Alman eleştirmenler tarafından kısmen kabul görülen ya da küçümsenen ya da hiç kabul görmeyen Türk kökenli yazarlarının bir yığın kötü kitabı bulunuyor. Kısmen ciddiye alınan eserler var. Ayrıca değeri hafife alınan kitaplar var. Örneğin Osman Engin’in Kanaken (yabancılar için kullanılan bir küfür çev.)-Ghandhi adlı kitabı. Bilinmeyen dehaların olduğunu söyleyemeyiz. Gerçi bir Zafer Şenocak’ın edebiyat eserleri geniş ölçüde yeteri kadar önemsenmiyor. Çünkü alışagelmiş klişelere hizmet etmiyor. Türk köşesinden Şenocak gibi deneysel modern yazarlar beklenmiyor. Onu nasıl pazarlayacağı bilinmiyor. Ama O da, bu popüler zamanın beğenisi ile çakışmayan çoğu edebiyatçıdan farklı değil. Ya da Feridun Zaimoğlu’nun durumu. Kısmen yanlış nedenlerden dolayı övülüyor. Çünkü Zaimoğlu yabani genç ‘Kanaken’nın alışagelmiş tipini dolduruyor. Oysa yıllardır bu imajdan kurtulmak istemesine rağmen. Keza buradaki kitap eleştiri temsiliyet derecesi göre edebiyatı anlamaya eğilimlidir. Yani sonunda gerçek olayların belgeleri olarak kabul edilen kitaplar en iyileridir. Bu sadece Türk-Alman edebiyatçıları için değil, günümüzdeki edebiyat için geçerlidir. En iyi, kurmaca olmayandır. İnsan gerçeği okumak ister. Bir kaç yıl önce Zaimoğlu’nun Leyla adlı kitabı ve Emine Sevgi Özdamar’ın Hayat Bir Kervansaray adlı romanı arasındaki kavgada iki kitabın bir doğruyu anlatıp anlatamayacağı üzerineydi. Bir gerçek tabi ki ilk anlatılan kitaba ait değildir. Bu kesin başka kitaplara da konu olur.

İngiltere’de de göçmen kökenli yazarlar bulunuyor. Almanya’daki durumla farklılıkları var mı?

İngiliz dilinde yapılan edebiyatın yanında Almanca yapılan edebiyat çok küçük ve dar kalır. İngiltere’de bazı büyük etnik guruplar için (Karibik, Hint yarım adasından, bir çok Afrika ülkesinden) İngiliz Dili ve Edebiyatı kuşaklardan beri kendi kültürlerine ait. Britanya, İrlanda, Kuzey Amerika, Avustralya, İngilizce konuşan Hindistan ya da Afrika ve diğer post-sömürge edebiyatı arasında kültürel sınırlar zaten açık. Göçmen kökenli yazar İngiltere’de çok farklı kültürel bir zemine ayak basıyor. Tabi ki bizde her şey mükemmel değil, ama bu çeşitlilik uzun zamandan beri kültürel zeminde anlaşılır bir şeydir. Türk kökenli azınlık, Alman topraklarında çok kısa bir süre zarfında yoktan Türk, Alman ve başka araçlarla kendilerine özgü bir edebiyat geleneği yarattılar. Bunun yanında Alman toplumu kolektif ve kültürel özünün parçası olarak ‘ötekini’ tanımayı öğreniyor. Bu, yazarları sadece yansıtmayan, bu süreci belirleyen ilginç bir süreçtir.

Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki konuşmanızda erkek yazarlar karamsar, kadın yazarlar ise iyimserler dediniz. Neden bu böyle?

Bu sadece bir tahrikti. Neden böyle düşünüyorum? Türk kökenli yazarların romanlarının önemli bir sayısı birinci tekil şahıs anlatıları. Bunlar kısmen ‘gerçek’, kısmen kurmaca ama genellikle her ikisinin karışımı. Renan Demirkan’nın bestseller olan kitabı “Üç Şekerli Çay-Schwarzer Tee mit drei Stück Zucker” adlı kitabı bir çok romanda olduğu gibi buna bir örnektir. Bütün bu romanların nasıl sona erdiğini inceledim: Sonunda ister kadın/erkek-ben anlatıcı umutsuz bir uçurumun önünde bulunsun (delilik, kimlik yitimi, ölüm, hapishane, sınır dışı edilme vb. gibi) isterse geleceğe umutla baksın. Genellikle kadın yazarlarda (Örneğin Demirkan, Özdamar, Alev Tekinay romanlarında) bu çatışma sonunda iyimser olabiliyor. Erkek yazarlarda (Örneğin Osman Engin, Şenocak, Kemal Kurt) ise sonunda genellikle yıkım havası hakim oluyor. Zaimoğlu’nun eserlerinde ise her ikisi. Zaimoğlu’nun ben-erkek anlatıcıları ile yazdığı romanları genellikle karamsar sona eriyor ama Leyla adlı romanı iyimser. Yine Zaimoğlu’nun “Kanak Dil-Kanak Sprak” adlı kitabında genellikle konuşmacı çaresizliği dile getiriyor, ama “Kafa Örtüsü-Koppstoff”‘taki kadın konuşmacı hakları için mücadele etmekten, daha çok umuttan ve kararlılıktan bahsediyor. Bu sosyal bir gerçeği yansıtıp yansıtmıyor mu? Belki de sadece Alman yayıncılarının özel ilgisini yansıtıyor. Ama her halükarda göçmen ya da Türk-Alman faktörleri ile bir ilgisi yok. Yaşamın birçok yönünü anlatan bu tür romanların büyük bir çoğunluğunu incelemek gerekiyor. Cinsiyet birçok diğer farklı faktörler arasında sadece bir tanesi, ama kadınların genel olarak kadın edebiyatını, erkeklerin ise erkek edebiyatını okudukları kesindir. Genellikle kadınlar kendi sorunlarını çözmek için kadınlar üzerine yazılan kitapları okudukları ve erkeklerin ise mahvolan erkekler üzerine okuduklarından olabilir. Türkiye gibi geleneksel ataerkil toplumlarda erkeklerin Avrupa’da kendilerini daha rahat hissetmedikleri çünkü Avrupa’da ayrıcalığın keyfini çıkarmadıklarını, kadınlarda ise tam tersini söyleyen biri etnik bir etmen de üretilebilir. Ama bu düşünce tam da Batı Avrupalı erkeklere uygun düşüyor. Bu erkekler babalarının ve büyük babalarının imtiyazlarını kaybettiler. Sonuç olarak Türk ya da Türk-Alman kadınlar ve erkekler üzerine yukarda belirtilenlerin bir şey ifade ettiğini söyleyemem.

Tags | , ,