Politika

Bugün açlıktan ölen bir çocuk gerçekte katlediliyor

17. November 2009

Tekellerle ve bankalara trilyonları hibe eden emperyalist devletler, yüzyıllardır sömürdükleri, gelişmelerini engelledikleri ülkelere yardım etmek bir yana “borç köleliği sistemini” sürdürmeye çalışıyorlar. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun üyesi Jean Ziegler ile açlık, yoksulluk IMF ve WTO’nun geleceği üzerine görüştük.

Birleşmiş Milletler (BM) ve diğer yardım örgütleri, 2008 Nisan ayında dünyadaki açların sayısında ciddi bir artış olacağı uyarısı yaptılar. Eğer uluslararası camia acil ve plan dışı müdahale etmezse yüzbinlerce insanın açlıktan öleceği ve değişik ülkelerde açların ayaklanacağı ileri sürülüyordu. Bugünkü durum nedir?
Fransız yazar Alphonse Allais şöyle der: “Zenginler zayıfladığında yoksullar ölür”. Dünya finans kriziyle yok edilen trilyonlarca Dolar güney küredeki ülkeler için -ki dünyada yaşayan 6,7 milyar insanın 4,9 milyarı burada yaşamakta- çok kötü sonuçlara yol açtı. BM’nin acil insani yardımlardan sorumlu Dünya Beslenme Programı (WFP) örneğin kaynaklarının yüzde 40’ını kaybetti. Bangladeş’te yeterli beslenemeyen 700 binden fazla çocuğa verilen günlük yemek durduruldu. Diğer ülkelerde WFP, günlük bir insanın ihtiyacı olandan 500 kalori daha az erzak dağıtıyor.

5 SANİYEDE 1 ÇOCUK ÖLÜYOR
Dünya Beslenme Örgütü’nün (FAO) Beslenme Raporu her beş saniyede bir, 10 yaşından küçük bir çocuğun açlıktan öldüğünü tespit ediyor; her gün 20 binden fazla insan yaşamını yitiriyor; 963 milyon insan sürekli mutlak açlık sınırının altında yaşıyor. Ama bu rapor aynı zamanda dünya tarım endüstrisinin, üretici güçlerinin bugün bulundukları seviyede 12 milyar insanı, yani dünya nüfusunun iki katını, besleyebilecek düzeyde olduğunu da tespit ediyor. Yani, şimdi biz burada konuşurken açlıktan yaşamını yitiren bir çocuk gerçekte katlediliyor.
Bir insanın açlık nedeniyle mahvedilmesinin sosyal ve ekonomik birçok nedeni var. Bir insan içme suyu olması koşuluyla 10 gün besin almadan yaşayabilir. Ondan sonra ölüm dirim kavgası başlıyor. Önce bağışıklık sistemi iflas ediyor. Ardından kasların erimesi ve solunum yollarının enfeksiyonu başlıyor, en sonunda insan güçsüzlükten yığılıyor ve ölünceye kadar öyle kalıyor. Açlık ölümü son derece sancılı bir ölümdür. Vücut, bütün sinir, kas ve bağışıklık sistemiyle çöküşe karşı mücadele ediyor.
Açlığın en kötü yanı biyolojik yeniden üremedir. Açlık sınırının altına yaşayan milyonlarca kadın her yıl iyi beslenemedikleri için milyonlarca ağır engelli çocuk doğuruyor. Bu çocuklar daha anne karnında yeterince besin alamıyor ve doğduktan sonra ise sütsüz kalıyorlar. Beş yaşına kadar yeterli derece beslenemeyen bir çocuk bütün ömrü boyunca sakat kalıyor.

1 MİLYAR İNSAN AÇ
BM, 2000 yılında “Milenyum Hedefleri” (kutuya bkz.) başlığı altında aşırı yoksulluk ve açlıktan etkilenen insan sayısını 2015 yılına kadar en azından yarıya düşürme kararı almıştı. Bu kararlar yerine getirildi mi?
Konulan sürenin yarısından fazlası geçmesine karşın Milenyum Hedefleri’nde ifade edilen sorunların hiçbirinde ilerleme sağlanamadı. Tam aksine, kadın hakları, bulaşıcı hastalıklar, yetersiz okul-eğitim, mutlak yoksulluk ve açlık sorunları sürekli derinleşiyor.
FAO 2000 yılında 785 milyon insanın sürekli mutlak açlık içinde olduğu bildirmişti. 2008 yılında bu sayı 854 milyona, 2009’da ise bir milyara çıktı. Sefalet en hızlı Uzak Doğu ve kara Afrika’da yaygınlaşmakta. Kamboçya’da halkın sadece yarısı düzenli olarak temiz suya erişebilirken düzenli sağlık hizmetlerinden yararlananların sayısı ise beşte bir ile sınırlı.
Sahra aşağısı Afrika’daki ülkelerin yarısında kişi başına gelir 2000 yılından bu yana ortalama her yıl yüzde 0,5 düşüyor. Bebek ölümleriyle ilgili güvenilir istatistik tutan 147 ülkenin sadece 32’si bu soruna hakim olma yolunda.
UNICEF verilerine göre, annelere yönelik sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesinde 28 ülke hedeflenenin çok uzağında. Sahra aşağısı Afrika’da 2008 yılında 500 bin kadın doğum sırasında öldü.

KAYDADEĞER İLERLEME YOK
Tıbbi hizmetlere erişim ve bulaşıcı hastalıklara karşı mücadeledeki manzara da hiç iç açıcı değil. 2008 yılında 1,7 milyar insanın temel sağlık hizmetlerine erişemiyorlardı. Ayrıca WHO, Batı Afrika’da satılan ilaçların yüzde 70’inin güvenlik ve kalite güvencesi olmayan sahte ürünler olduğunu tahmin ediyor.
2004 yılında HIV virüsüne yakalanan insanların sayısı 36,9 milyon iken 2008’de bu sayı 39,5 milyona çıktı. Güney küredeki AIDS hastalarının birçoğu batılı tekellerin pahalı ilaçlarını satın alacak durumda değiller. Özellikle genç yetişkinler bu hastalığa yakalandıkları için güney ülkelerindeki işgücü ciddi oranda azaldı. Botsvana’da tarım işçilerinin yarısı bu virüse kurban oldular.
Virüse yakalanan yetişkinler genellikle, yaşamlarını sürdürebilecek olanaklara sahip olmayan yaşlı ebeveynler ve çocukları geride bırakıyorlar. WHO, 2010 yılına kadar Afrika’nın güneyinde AİDS nedeniyle öksüz kalacak çocukların sayısının 18 milyona çıkmasını bekliyor. 2003’de bu rakam 12 milyondu.2  FAO şu tespiti yapıyor: “HIV/AIDS salgını açlığa ve yoksulluğa karşı mücadelede en büyük engel haline geldi.”
Kısaca salgınlara, açlığa, mutlak yoksulluğa, kadınların uğradığı ayrımcılığa ve eğitim olanaksızlıklarına karşı sözde mücadelede kayda değer bir ilerleme sağlanamadı.
İlaç fiyatları, dış ticarette ödeme süreleri, teknoloji transferi, patent meselesi vb. sorunlar üzerine uluslararası müzakereler yapılmadan bu hedeflere ulaşılamaz, ancak bu yönde atılmış bir adım bile yok. Batılı ülkeler ve onların WTO ve IMF içindeki paralı askerleri, en yoksul ülkelerin az gelişmişliğinin büyümesi için uğursuz politikalarını eskisi gibi sürdürmekteler.
Bu yüzden Milenyum Zirvesi, güney halklarının gözünde boş laftan öte bir şey değildir ve Batı’nın alaycılığıyla samimiyetsizliğinin ifadesidir.
Batı, onun ikiyüzlülüğüne öfkelenen ve ahlaki hegemonya kurma hakkı olmadığını söyleyen milyonlarca insana karşı kibirliliğini sürdürüyor. (…) Batı ne güney halklarının adil ve hakça düzen talebini, ne de bu hedefe ulaşma konusunda gösterdiği kararlılığı anlıyor. Duvarın yıkılmasından bu yana, başka bir düzen düşüncesi kötü bir üne kavuştu.
Bu arada farklı açıklamalarla pratiğin kendi gerçeği arasındaki uçurum, kini de hiç görülmemiş boyutlarda besliyor.

DAHA FAZLA VERMEK DEĞİL, DAHA AZ ÇALMAK GEREK
Yeni kitabınızın adı “Batıya duyulan kin”. Bununla ne demek istiyorsunuz?
Güney ülkelerinin yaralanmış hafızalarından ortaya çıkan iki tür kin var. Bunlar patolojik ve sağduyu üzerinden çıkan kinlerdir. Patolojik kin El Kaide, Cihatçılar, teröristler – bunlar cürüm örgütleridir. Sağduyu üzerinden çıkan kin ise yeniden ayağa kalkan toplumsal kimliğin, direniş hareketlerinin ve yamyamlaşmış dünya düzenine karşı sosyal atılımların doğduğu bir kaynaktır. Örneğin Bolivya: 2006 yılından beri Latin Amerika’nın ilk Kızılderili başkanı -Evo Morales Ayma- ülkesini sefaletten çıkarıyor.

WTO ve IMF’yi reform etme çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sorun güneyin halklarına daha fazla vermek sorunu değil, onlardan daha az çalmaktır! Serbest ticaret ve WTO yoksulları mahvediyor. IMF sadece borç köleliğini idare ediyor. Her ikisini de lağvetmek gerekli. Bunlar reform edilemez. Bunlar batı finans sermayesinin dünya diktatörlüğünü sağlamlaştırıyorlar. Dünyanın en büyük 500 kıta aşırı özel tekeli 2008 yılında dünya gayri safi hasılasını (yani bir yıl içinde dünyada üretilen bütün değerler: eşyalar, hizmetler, patentler v.s.) denetliyorlardı.

Avrupa halkına sürekli bağış çağrıları yapılıyor. İnsanların bağış yapmaları yeterli mi yoksa yapabilecekleri şeyler var mı?
Terre des Hommes veya Welthungerhilfe gibi örgütlere bağışlar iyi ama yetersiz. Cani kapitalist dünya düzenine yapısal reformları dayatmalıyız. (…) Açlığa yol açan bütün nedenler ve sonuçları insanlar tarafından yapılmıştır. Yani demokratik bir hareketlenmeyle hepsi devrilebilir. Her şey bize bağlı, demokrasilerde çaresizlik yoktur, sudan gerekçeler de yoktur.

Söyleşi: Serdar Derventli