Avrupa’ya karşı rakip vizyonlar

The Guardian
Hans KUNDNANI

AB liderleri (Almanya Başbakanı) Merkel, (Fransa Cumhurbaşkanı) Macron ve (Avusturya Başbakanı) Orban şimdiye kadar (AB) projenin içeriği hakkında hiç bu kadar bölünmemişlerdi.
Perşembe günü Angela Merkel, AB’nin geleceğinin, göç meselesine cevap bulup bulamayacağına bağlı olduğunu dile getirdi. Göç meselesi ne kadar zor olsa da AB’nin karşı karşıya kaldığı devasa zorluklardan sadece bir tanesi. Son derece karmaşık ve birden fazla parçalara bölünmüş, son on yılda yaşanan gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmış, gittikçe de derinleşiyor gibi görünmektedir.
Avrupa projesinin geleceği, AB’nin yalnızca Akdeniz’deki mültecilerle etkili bir şekilde ilgilenip ilgilenmeyeceğine değil, aynı zamanda Avrupa’nın ne olması gerektiğine dair farklılaşan kavramları uzlaştırmak için de bir yol bulup bulamayacağına bağlıdır.
Son birkaç ay içinde neredeyse aynı anda şiddetlenen ve Avrupa’yı coğrafi ve politik açıdan hatlara bölen şey avro ve mülteci krizi olmuştur. İki meselenin her birinde, AB üye ülkeleri farklı koalisyonlar kurdular. Örneğin, Yunanistan ve İtalya, avro krizinde Almanya’ya karşı çıkıyor ama sağcı popülist partiler Yunanistan ve İtalya’da hükümet olurken bile mültecilik tartışmasında Almanya ile aynı tarafta yer alıyorlar.
Bu kargaşa ortasında üç rakip görüş ortaya çıktı: Birincisi Merkel’in “rekabetçi” Avrupa fikridir. 2010 yılında Merkel’in “liderliğinde” başlayan avro krizi, AB’ye üye devletler üzerinde pazar disiplini uygulamak için giderek daha fazla araç haline gelmiştir. Almanya liderliğindeki rekabetçi Avrupa görüşü, Avro Bölgesindeki borçlu ülkelere kemer sıkma politikasının dayatılmasına vesile oldu. Başka bir deyişle, Avrupa yanlısı terimlerle ifade edilmesine ve daha fazla bütünleşmeyi savunmasına rağmen, esasında neoliberal bir görüştür.
İkinci görüş ise, Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “koruyucu Avrupa” fikriydi. Macron, vatandaşlar ve üye devletler arasında daha fazla dayanışmanın olacağı bir AB’yi öngörüyor. Pratikte bu Almanya ve diğer alacaklı ülkelerin korktuğu avro (para birimi kullanan ülkeler) bölgesinde daha fazla dağıtım ve risk paylaşımı anlamına geliyor. Bu görüş Fransa’da olmasına rağmen Avrupa’nın merkez sol görüşüdür. Fakat Macron, Berlin’de güvenirlik kazanma adına Fransa’da yaptığı yapısal reformlar için, yine de daha fazla neoliberal olarak görülüyor.
Üçüncü görüş, Macaristan Başbakanı Victor Orban’ın bağımsız devletlerin “Hristiyan Avrupası” fikridir. Bu görüş ilk olarak Almanya’nın da önderlik ettiği bir girişimde, AB üye ülkelerini 2015 yılında zorunlu mülteci kotalarını kabul etmeye zorlamak için ortaya çıktı. Ancak Avrupa projesinin daha geniş bir eleştirisine dönüştü. Orban kendisini, AB’nin demokrat olmayan liberalizminin aksine liberal olmayan demokrat olarak tanımlıyor. Onun görüşü sadece olonya’daki Hukuk ve Adalet Partisi tarafından değil, aynı zamanda diğer AB üyesi ülkelerindeki aşırı sağ partiler tarafından da paylaşılıyor.
Hem merkezciler hem de popülistler, liberalizm ve illiberalizm arasında gerçekleşen bir temel mücadeleye işaret ediyor. Fakat gerçek şu ki, göç meselesindeki belirgin farklılıklarına rağmen Merkel’in “liberal” Hıristiyan Demokratları ve Orban’ın “illiberal” Fidesz partisi Avrupa parlamentosunda aynı grupta yer alıyor. Avrupa merkez sağ partisi ise bunların arasında bir yerde. Alman İçişleri Bakanı Horst Seehofer liderliğindeki Bavyera Hıristiyan Demokratları, Orban’ın görüşüne doğru ilerlemezse Merkel hükümetini aşağı çekmekle tehdit etmişti. (…)
Tehlike, üç vizyon arasındaki çelişkilerin AB’yi giderek işlevsiz kılacağı ve buna karşı tepkiyi arttıracağı yönünde. Geçtiğimiz hafta yeni İtalyan hükümeti, göç konusunda bir ilerleme kaydedilmesi yüzünden Avrupa Konseyinin sonuç metinini imzalamayı reddetti. Bir İtalyan yetkili “Her şey kabul edilinceye kadar hiçbir şey kabul edilmez” dedi.
İtalya, şimdi hem avro hem de mülteci kurumlarının merkezinde -tıpkı bir zamanlar Yunanistan’ın olduğu gibi-.
(…) Her bir görüş, Avrupa kıtasının farklı kısımlarında yer alan Eurosceptizm’e (Avrupa Birliği karşıtlığı) bir cevap olarak ve vatandaşlarının yeniden Avrupa’ya bağlanmalarını sağlamak amacıyla oluşturulmuştur. Burada sorun görüşlerin uyumsuz olmasıdır. Avrupa’nın güneyindeki Eurosceptizm’i azaltmak için ne gerekiyorsa, kuzeyde tersi gerekiyor. Benzer şekilde, Avrupa’nın doğusundaki karşıtlığı azaltmak için yapılan batıdakini arttıracaktır. Burada soru, bu sıfır toplam oyununun bir çıkış yolu var mıdır?
(Çeviren: Bircan Güneş)