‘Entegrasyon’ tartışmaları üzerine

Geride bıraktığımız aylarda, sığınmacılar ve ‘göçmenlerin entegrasyonu’ sorunu, birçok yönüyle iç-içe geçmiş bir tarzda, politik gündemin; tartışma, açıklama ve yorumların neredeyse değişmez ve en önemli konularından biri oldu.

KEMAL DEMİRCİ

Sığınmacılar gibi, Almanya’daki göçmen ve ‘entegrasyon’ üzerinden sürdürülen tartışmalarda da “tonu” belirleyenler esas olarak CSU’nun önde gelen yöneticileri oldu. Aynı zamanda, Bayern seçimlerinde AfD’ye ‘oy kaptırmama’ amacıyla ateşlenen, gerici-milliyetçi ve hatta yer-yer ırkçı özellikler de taşıyan bu propaganda kampanyasında, göçmenler yine “sorun” olarak ortaya atılıp, tartışıldı, tartıştırıldı. Nesnellikten uzak, ‘yarım doğru’ ya da yalanlar üzerinden bu tartışmaya katılanların, aralarındaki farklılıklara karşın ortak paydası; toplumda oluşmuş-oluşturulmuş önyargı ve korkulara seslenmek oldu.

“Sığınmacılar entegre olmak zorundalar, burada bizim yanımızda veya bize karşı yaşamak isteyemezler”! (CSU’nun Federal Parlamento Grup Başkanı Alexander Dobrindt)

“İslam Almanya’ya ait değil”. (CSU’lu İçişleri ve Yurt Bakanı Seehofer)

Eski Cumhurbaşkanı Gauck da, bir röportajında “paralel topluluklara karşı, ortak yaşamın bağlayıcı kuralları“ ve sığınmacıların „Almanya’yı ve değerlerini kabul etmeleri“ gerektiğini vurguluyordu. “.. Sığınmacılar nedeniyle bazı insanlarda, Almanya’da kendi evinde olmadıkları duygusu oluşuyor“ diyordu. (7 Haziran 2018, Bild)

Devam edelim. Almanya’nın isim yapmış göç araştırmacılarından biri olarak kabul edilen Profesör Ruud Koopman (Berlin Sosyal Araştırma Bilim Merkezi, ‚Göç,Entegrasyon ve Uluslararasılaşma Bölümü’ sorumlusu); ‘özellikle İslam ülkelerinden gelen göçmenler arasında, batının değerler sisteminin öğeleri ile çatışma halinde olan geleneksel-tutucu yaklaşımların oldukça güçlü ve yaygın olduğunu, İslam inancına bağlı olmanın, entegrasyonu frenleyici bir etki yarattığını’ savunanlardan..

Etnisite, inanç ve kültürel “kimlikler” üzerinden toplumu ayrıştırma ve kutuplaştırmayı amaçlayan; bunlar üzerinden ‘biz’ ve ‘onları’ tanımlayıp,’ onları’ ‘tutucu, tehlikeli, kendine ve değerlerine yönelmiş bir tehdit’ olarak algılanıp hedefe konmasını içeren bu yönlü düşünceler yeni değil. On beş yılı aşkın bir süredir ‘İslamofobik’ görüşler, sistematik olarak yenilenip-yeniden üretilerek piyasaya sürüldü. Göçmenler ve ‘entegrasyon’ sorunu, egemen politika tarafından, daha çok ‘şiddet-terör, namus cinayetleri, zorla evlilikler, başörtüsü’ tartışmaları ile birarada gündem yapıldı.

Bugün, dünden farklı olarak bu yönlü görüşler, politikacılardan akademik alana, sanat camiasından basın-yayın dünyasına kadar çok daha geniş bir çevre tarafından, daha açıktan ve sivriltilmiş olarak dillendiriliyor.

İÇE KAPANMA VE KUTUPLAŞMA ARTIYOR, AMA NEDEN?

Verilen örneklerden de görüldüğü üzere, görüş açıklayan, tartışmaya katılanların görünürdeki hareket noktaları; özelikle belli ülke kökenli göçmenlerin ‘kendi içine kapanmaları, paralel topluluklar oluşturmaları’ veya ‘bu ülke ve değerlerini benimsememeleri’!

Amaçlı abartı, yalan, çarpıtma ve genellemeleri bir yana bıraktığımızda; Türkiye kökenli göçmen kitle içerisinde, içe kapanma ve yine kutuplaşma eğilimlerinin öncesine göre, daha güçlenmiş olduğu doğru. Yeterli dil bilmeyen, geldiği ülke ile görece daha güçlü bağlara sahip olan ilk veya yaşlı kuşaklar bir yana. Burada doğmuş-büyümüş, dil sorunu olmayan üçüncü-dördüncü kuşak içerisinde dahi, ‘buraya ait olma’ duygusunda ciddi zayıflama ve kırılmaların yaşandığı da gerçek. Ayrıca, bunun sadece, ‘İslami düşünce’nin veya AKP’nin etkilediği kesimlerle sınırlı olmadığını da vurgulamak gerekiyor.

Evet; bunlar hiç de göz ardı edilmesi, hafife alınması mümkün olmayan, olmaması gereken gerçekler. Ve ama, asıl önemli olan, irdelenmesi ve sorgulanması gereken, bunun nedenleri olması gerekmiyor mu?

Göçmenlerin, onlarca yıldır yaşayageldikleri, doğup büyüdükleri ülkeyi kendi ülkeleri olarak görmeleri ve bu duyguyla hareket etmeleri; kendileriyle aynı kaderi paylaşanlarla birleşmeleri ve kaynaşmaları tabii ki, olması gerekendir. Bu, bizzat kendi yaşamları ve gelecekleri açısından bir zorunluluktur.

Ancak, doğrusunun bu olması, durumun neden böyle olmadığına bir yanıt oluşturmuyor. Sorunun, ekonomik, sosyal ve politik boyutlarına bakılmadığında, nedenler sorgulanmadığında, geriye durumu; sözkonusu göçmen kesimlerinin ‘etnik köken, inanç ve kültürel’ özelliklerinin ‘ortak yaşam’a açık olup-olmadığı ile açıklamaya çalışmak kalır! Ki, ‘paralel topluluklar’dan, ‘entegrasyonun başarılamaması’ndan sözde yakınan çevrelerin azımsanmayacak bir bölümünün yaptığı tam da budur!

Açıktan ya da üstü örtülü bir tarzda, çizilen kara tablonun suçlusu-sorumlusu olarak göçmen işçi ve emekçiler gösteriliyor. Durum, belli ülke kökenli göçmenlerin ‘inanç ve kültürel özellikleri’nin ‘entegrasyon’a ‘açık olmaması’ veya bu konuda gerekli ‘istek ve çabanın gösterilmemesi’ vb. ile açıklanıyor.

Peki çözüm? Söylem ve tonlardaki farklılıklar bir yana bırakıldığında, bu grupta toplanabileceklerin ‘çözüm’ diye ileri sürdükleri görüşleri; ‘göçmenlerin, bu ülkeyi, bu ülkenin değer ve normlarını, kültürünü, tarihini benimsemeleri’ olarak özetlemek mümkün!

Bu dönemde çok sık tekrarlanan bu yönlü açıklama ve çağrılarla esas ulaşılmak istenen hedef kitlenin, göçmenlerden daha çok yerli emekçi halk kesimleri olduğunu belirtmek gerekiyor. Yerli halk kesimleri ile göçmenler arasındaki kutuplaşma ve bölünmeyi derinleştirmenin yanı sıra; milliyetçiğin, milliyetçi duygu ve eğilimlerin köpürtülmesi, esas amaçlanandır. Uluslararası ölçekte çelişki ve çatışmaların, rekabet ve hakimiyet mücadelesinin giderek kızışmakta oluşu, ‘ortak değerler, kültür, tarih vb..’ propagandası üzerinden ‘milliyetçilik bayrağı’na daha fazla sarılmayı bir ihtiyaç haline getiriyor!

ENTEGRASYON VE GERÇEK HAYATTAKİ KARŞILIĞI

Çokça sözü edilen ‘entegrasyon’un ne olup-olmadığı ve ‘entegrasyon politikası’nın gerçek hayattaki karşılığı üzerinde duralım.

Burjuva partilerinin ve hatta aynı parti içerisindeki politikacıların, ‘entegrasyonun ne olduğu, bundan ne anlaşılması gerektiği’ sorusuna verdikleri yanıtlar, birbirinden çok farklı olabilmekte. ‘Entegrasyon’un ve ‘entegrasyon politikası’nın anlamı ve içeriği, döneme ve ‘dönemsel ihtiyaçlara’ göre de değişebilmekte.

‘Entegrasyon’ üzerine bir tartışma, sosyal bilimci ve araştırmacılar arasında da dünden bugüne süregeliyor. Bu konuda savunulan, birbirinden farklı çok sayıda düşünce ve ‘model’ önerisi var. Bunların bir bölümü, “çoğunluk toplumu’nun kendi değerleri ve kültürünü ‘azınlık gruplar’a dayatmasının asimilasyonu savunmak olduğu” üzerinden “entegrasyon politikası”na eleştiriler yöneltiyorlar. ‘Homojen ulus toplumu’ döneminin kapandığını; dolayısıyla, “farklılıkların, grup haklarının ve kimlik çokluğunun tanınması”nın alternatif olarak “yönlendirici bir model” olabileceğini savunuyorlar.

Sosyal bilimci ve araştırmacıların bir bölümü ise, farklı ‘model’ önerileriyle birlikte, ‘entegrasyonu, bir süreç veya ulaşılacak hedef’ olarak ifade ediyorlar. Bu grupta toplanabileceklerin üzerinde büyük ölçüde hemfikir oldukları görüş ise; ‘entegrasyonun oldukça karmaşık, zorlu, gel-gitli ve sonuçta ne ölçüde başarılı olup olmamasının da birçok faktöre bağlı bir süreç’ olduğudur!

Sosyoloji biliminde “entegrasyon”, bütünle birleşmek, tek tek parçalardan (yeni) bir bütünü oluşturmak anlamına geliyor.

Birleşilecek ve böylece yenilenecek ‘bütün’ün, nasıl veya hangi özelliklere sahip bir ‘bütün’ olduğuna ilişkin, farklı ‘modeller’ öneren burjuva sosyal bilimciler genelde pek bir şey söylemiyorlar. ‘Çoğunluk toplumu’ olarak da ifade edilen kapitalist toplumun; kapitalist üretim ilişkilerinin, sömüren sömürülen ilişkisinin koşulladığı uzlaşmaz sınıf karşıtlık ve çelişkileri ile karakterize olan bir “bütün” olduğu gerçeği yok sayılarak, ‘birleşme, bütünleşme’ üzerine ‘modeller’ öneriliyor. Kapitalist toplumun bu gerçekliği yok sayıldığında, soyut olarak ‘birleşmek- bütünleşmek’ üzerine söylenen sözler, önerilen ‘modeller’ de boşlukta kalıyor; gerçek hayatta bir karşılık bulmuyor!

NE YERLİLER NE DE GÖÇMENLER HOMOJEN DEĞİL!

Biraz daha somutlaştırmaya çalışalım. ‘Birleşilecek bütün’, yani ‘yerli toplum’, nasıl ki ‘homojen’ olmayıp, farklı sınıf ve tabakalardan oluşuyorsa; eskisi ve yenisiyle göçmenler ve sığınmacılar da, kendi içinde ‘homojen’ değiller. Ezici çoğunluğu işçi ve emekçiler oluştursa da, orta ve üstü burjuva tabakaya ve yine toplam içindeki oranları düşük olsa da kapitalist sınıfa mensup olan kesimler de var. Ve haliyle, ‘yerli toplum’la ‘birleşme’ de bu ‘sınıfsal kimlikler’ üzerinden gerçekleşiyor. Göçmen-sığınmacı işçi Alman işçi sınıfının, burjuva olan da burjuva sınıfın bir unsuru-parçası haline geliyor.

Göçmen işçilere, ucuz işgücü olarak kapitalist sömürü zincirine halkalandıkları andan başlayarak, daha yoğun bir sömürünün ‘kaynağı’ olmanın yanı sıra ve aynı zamanda, ucuz işgücü konumlarıyla genelde ücretleri baskılama ve çalışma koşullarını ağırlaştırmada da bir rol biçilir.

İşçi sınıfının ana kitlesinin karşısına bir ‘rekabet gücü’ görünümü ile çıkartılarak, uyanış içerisine girmemiş işçiler nezdinde, ücretleri ve işleri açısından göçmen ve sığınmacı işçilerin bir “rakip-tehdit” olarak görülmesi yönünde bir algının oluşmasına da böylece yol verilmiş olunur.

Göçmen işçilerin sonraki kuşaklarının önemli bir bölümü de, ucuz işgücü olarak bu rolü oynamaya devam eder. ‘Açıklar’ veya ‘yeni ihtiyaçlar’ ise, yeni göçmen ve sığınmacılarla karşılanır. Günümüzde, taşeron ve kiralık firma işlerinde, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışanlar tablosuna bakıldığında, buralarda çalışanların önemli bir ağırlığını göçmen ve sığınmacı işçilerin oluşturduğu görülür.

Dünden bugüne, hükümetlerin göçmen ve sığınmacı politikasının merkezinde, hep sermayenin ucuz işgücü ihtiyacı olmuştur. Evet, sermaye ve hükümetleri açısından, “entegrasyon politikası”nda sözü edilen, “bütünle birleşmenin” ya da “entegrasyon”un anlamı özünde bundan ibarettir.

Güncel bir örnek: Yakın dönemde sermaye sözcüleri dışarıdan getirilmesi gereken 1 milyon 600 bin vasıflı işgücü ihtiyacı olduğunu açıkladılar ve aynı günlerde hükümetin ‘ekonomik yararlılık’ prensibi üzerinden ‘Göç Yasası’nı yeniden düzenlemekte olduğu duyuruldu! Eğitim, meslek-eğitimi alanında yaşanan sorunların ağırlığı, vasıfsız veya iş piyasasında geçerli bir mesleğe sahip olmayan gençlerin oranının oldukça yüksek olduğu biliniyor. Göçmen gençlerin bu sorunlardan en fazla etkilenen kesim olduğunu belirtmeye bile gerek yok.

Durum buyken, bu alanlara bütçeden daha fazla kaynak sunmak yerine, neden dışarıdan vasıflı ucuz işgücü getirilmesi tercih ediliyor? Sermayeye, silahlanmaya vb. daha fazla kaynak ve olanak sunmak üzere; eğitim, sağlık ve konut gibi bir çok alanda “tasarruf” yap, içerideki ucuz işgücü potansiyelini el altında tut, dışarıdan sıfır maliyetli vasıflı ucuz işgücü getir! Politika bu..

‘Başarılı bir entegrasyon’ için yeni ‘ölçü ve kriterlere ihtiyaç olduğunu’ söyleyenlere, biz ‘buna hiç gerek yok’ diyoruz. Şayet arayış ‘başarılı bir entegrasyon’ için ise, bunun yanıtı çok basit!

1) Bu ülkeyi yaşam merkezi olarak seçmiş göçmen ve sığınmacıların vatandaş olabilmesinin önündeki engeller kaldırılsın. 2) İş piyasasından konut ve eğitim alanına kadar, toplumsal yaşamın değişik alanlarında uygulanan ayrımcılığa izin verilmesin. 3) Eğitim, meslek-eğitimi, konut, sağlık, emeklilik gibi sosyal alanlara daha fazla bütçe ayrılsın. 4) Belli ülke kökenli göçmenlerin sürekli ‘sorun’ olarak gündem yapılmasına; ‘İslam’ ve ‘kültürel kimlik’ üzerinden tartışmalara, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı politikalara son verilsin!

Bu konularda atılacak adımlar; ‘bu ülkeye ait olma duygusunun’ ve yine ‘kutuplaşma’ yerine ‘ortak yaşamın’ güçlenmesine hizmet edecektir..

Sadece göçmenlerin değil, yerli emekçilerin ve gençlerin önemli bir bölümünün de talepleri olan bu konularda hükümetten adım atmasını beklemek, ‘zifiri karanlıkta yıldız aramak’ gibi bir şey olduğunu biliyoruz. ‘Yeni kriter ve ölçüler’in de ‘entegrasyon politikası’nı iyileştirme gibi bir anlam taşımadığı-taşımayacağı da aşikar.

Hükümetin “entegrasyon politikası”ndan olumlu anlamda bir beklenti içinde olmak, işin doğasına aykırı olmanın yanı sıra, somut durumu tersten okumak olacaktır. İşçi ve emekçileri başarılabildiği ölçüde bölmek-parçalamak, kendi içinde kutuplaştırıp karşı karşıya getirmek, sermaye ve partilerinin hiç bir zaman vazgeçemeyeceği bir politika ve hedeftir. Dışarıdaki ve ülke içindeki tüm veriler önümüzdeki süreçte bu yönlü politikanın daha da sivriltileceğine işaret ediyor!

Karşılıklı kutuplaşma ve önyargılardaki derinleşme… Kışkırtıcı propaganda ve faaliyetlerdeki yaygınlık… Etnik ve özellikle de inanç ve kültürel ‘kimlik’ üzerinden neredeyse gündemden hiç düşmeyen tartışmalar; bunun üzerinden ayrıştırma ve saflaşmalar.. AfD gibi aşırı sağcı ve ırkçı bir partinin kitleler üzerindeki etkisi.. Türkiye kökenli göçmen kitle içerisindeki içe kapanma eğilimlerinin kışkırtılıp yönlendirilmesi.. Ve bunlara günlük yaşamda giderek daha sık rastlanması…

Tablonun bundan ibaret olmadığı; bütün bunların yanı sıra, küçümsenemeyecek bir muhalefetin, yükselen seslerin ve mücadelenin de olduğu söylenebilir ki, buna kimse itiraz edemez. Muhalefetin ve faaliyetlerin yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesine ve özellikle de tabana, işyerlerine, semtlere ve eğitim alanlarına oturtulmasına ihtiyaç olduğu da açıktır.

Yerli ve göçmen emekçileri ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı politikaları; gerici, milliyetçi ve ırkçı demagojileri boşa düşürecek olan, sistemli olarak sürdürülecek bir aydınlatma çalışmasının yanı sıra, ortak sorun ve talepler üzerinden bir çalışma ve mücadeledir. İşçi ve emekçilerin, gençlerin, kadınların biraraya gelip sorunları-sorunlarını birlikte tartışıp, çözümler aradıkları.. tabandan girişimlerin örgütlenmesi ve teşvik edilmesi özellikle önemlidir..