DGB ve BDA sınıf işbirliğinin yıldönümünü kutluyor!

9 Kasım 1918 Almanya işçi sınıfı tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Savaştan bıkan ve biran önce barışın sağlanması isteyen bahriyeliler ayaklanarak devrimin kıvılcımını çaktılar. Birden bütün Almanya’yı saran devrimci hava ülkenin birçok bölgesinde asker ve işçi konseylerinin iktidarı ele geçirmelerini sağladı. Dünyanın ilk sosyalist ülkesinin kurulmasının sağlayan 1917 Büyük Ekim devriminin etkisiyle verilen mücadeleye birçok kazanım elde edildi. Dönemin sosyal demokratları devrime ihanet etmekle kalmadılar, aynı zamanda sınıf işbirlikçiliğinin de temelini attılar.

SERDAR DERVENTLİ

Alman Tarihi Müzesi (Deutsches Historisches Museum) 16 Ekim günü ilginç bir kutlamaya sahne oldu. Federal Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier, Alman Sendikalar Birliği (DGB) Başkanı Reiner Hoffmann ve Alman İşverenleri Birliği (BDA) Başkanı Ingo Kramer, kutlamanın baş konuşmacıları oldu.

Kutlamanın konusu ise “Sosyal Partnerciliğin 100. Yıldönümü” idi. Daha doğrusu “sınıf işbirlikçiliğinin 100. Yıldönümü”.

Tabi böyle bir etkinliğin yapıldığını okuyanlar, “sınıf işbirlikçiliğinin geçmişi 100 yıl mı” diye soracaklardır. Sınıflı toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte sınıf işbirlikçi tutumunda ortaya çıktığı söylenebilir. Ancak bu kutlamanın nedeni Almanya’daki sınıf işbirlikçi tutumunun; sosyal demokrasinin işçi sınıfına ihanetinin kağıda dökülüp imzalanmış olmasıdır.

‘SİZ ÇOK ÖNEMLİ BİR İŞ YAPTINIZ, ÇOK ÖNEMLİ İŞLER YAPIYORSUNUZ’

“15 Kasım 1918’de imzalanan antlaşma gerçek anlamda tarihsel bir olaydı. Bu antlaşmayla refah toplumuna geçişin, sosyal piyasa ekonomisinin ve demokrasiye geçişin ilk adımı atıldı” diye konuşan Steinmeier, “Ne yazık ki bugün bunu birçokları bilmiyor. Bunun değeri de bilinmiyor. Eğer böyle bir adım atılmasaydı, bugün sosyal partnerciliğin gelişkin olmadığı ülkelerde gündemde olan vahşi grevler (yasalara uygun olmayan ve sendika yönetimlerinin desteklemediği grevler – “Wilde Streiks”), siyasi grevler ülkemizde de gündemde olurdu.”

“Siz 100 yıl önce çok önemli bir iş yaptınız, bugün de çok önemli işler yapıyorsunuz” diye konuşmasını sürdüren Steinmeier, önümüzdeki dönemin zorluklarının üstesinden ancak sosyal partnerci bir tarzla gelinebileceğini söyledi.

100 YIL ÖNCE NE OLMUŞTU Kİ?

Cumhurbaşkanının bu kadar methiyeler dizelediği, sendika ve işveren örgütlerinin başkanlarının bugün bile hala heyecanlandıran olayın özünü inmekte fayda var. Bugünün Almanya’sında işçi sınıfının çıkarları için mücadele eden, mücadele etmek için adıma atanların önüne çıkarılan engelleri anlamak için de geçmişe dönüp bakmak gerekiyor.

Alman emperyalizminin başlattığı birinci emperyalist paylaşım savaşı dördüncü yılında devam ediyordu. Neredeyse tüm dünya bir kan gölüne dönmüştü. Daha sonra “40 bağımsız ülkeden ve birçok sömürge ülkeden 70 milyondan fazla askerin katıldığı, en azından 20 milyon insanın katledildiği, on milyonlarcasının yaralanıp sakat kaldığı bir savaş” diye tarihe geçecek olan bu savaşın bir tarafı olan Rusya’da işçiler, köylüler ve askerler, Ekim 1917’de ayaklanarak Çarlığı yıkmışlardı. Çarlığı yıkmakla kalmayıp kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin tüm mülkiyetlerini kamulaştırılmışlar ve emekçi halk için yeni bir çağa doğru adım atmışlardı. Devrime önderlik eden Bolşevikler, başarılı ayaklanmayla birlikte hemen Çarlık Rusya’sının savaş halinde olduğu tüm ülkelerle barış anlaşması imzalamak için girişimleri başlatmışlardı.

Bu gelişmeler tüm dünyadaki işçi ve emekçileri derinden etkilemekle kalmamıştı. Birçok ülkede işçiler, askerler ve köylüler düzene karşı başkaldırdılar.

Almanya’da da böyle bir durum yaşanıyordu. Savaşın gerçek yüzünü gören askerler emir komuta zincirini kırmak için ayaklanırken cephe gerisindeki işçi ve emekçiler, yoksul köylüler grevler ve protesto eylemleriyle imparatorluğun temellerini (daha geniş bilgi için www.arbeit-zukunft.de ve gazetemizin 15. Sayfasına bakın) sarsıyorlardı.

3 Kasım günü Kiel’de, daha sonra “Kızıl Bahriyeliler” diye anılacak olan Alman donanması askerleri ayaklandılar ve devrimci ayaklanmanın ilk kıvılcımını çaktılar. Bahriyeliler devrim ateşini tüm ülkeye taşırken her yerde yönetimler alaşağı edilerek yerlerine “İşçi ve Asker Konseyleri” kuruluyordu.

“ÇALIŞMA SÜRELERİNİ KISALTIN, YİYECEK DEPOLARININ KAPILARINI AÇIN, …”

İşçi ve Asker Konseyleri’nin gözleri bir yıldır iktidarı elinde tutan, devrimi, karşı devrimin iç ve dış güçlerine karşı savunan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) üzerindeydi. Sovyetlerin –işçi ve asker konseylerinin Rusya’daki tanımlaması böyleydi- aldıkları ilk önlemler neydi, ilk olarak ne yaptılar, toplumsal ve ekonomik yaşamı nasıl yeniden kuruyorlar…

Almanya’daki devrimin ateşi 7 Kasım günü Bavyera Eyaletine ulaşmış, III. Ludwig alaşağı edilmiş ve “Bavyera Konsey Cumhuriyeti” (veya bir başka deyişle Bavyera Sovyet Cumhuriyeti) kurulmuştu. Devrimin önderlerinden biri olan Eugen Leviné, Sovyetler Birliği ile ilişkiye geçip destek talebinde bulunmuştu. Alman devrimcileri kutlayan Lenin, gönderdiği telgrafta öncelikle işçilerin günlük çalışma sürelerinin genel olarak derhal 8 saate çekilmesini, maden vb özel yerlerde bu 6 saate düşürülmesini, yiyecek ve giysi depoları halkın kullanımına açılmasını ve gericiliğin tüm silahlı güçlerinin dağıtılmasını, yönetimlerin herkese tanınacak genel seçme ve seçilme hakkı ile oluşturulmasını öneriyordu.

9 Kasım günü devrimin ateşi İmparatorluğun Başkenti Berlin’e taşınmıştı. İşçi ve Asker Konseyi’nin aldığı ilk karar 8 saatlik işgünü, 16 yaşından küçüklerin işçi olarak çalıştırılmasının yasaklanması, kadınlara seçme ve seçilme hakkı vb kararlar alınmış ve uygulamaya konulmuştu.

SOSYAL DEMOKRASİNİN İHANETİ

İkinci Enternasyonal’in (sosyalist işçi partilerinin kurduğu uluslar arası birlik 1889-1916) “olası bir savaşa karşı kararları”na uymayan, bunun yerine yerlerini ulusal sermayenin yanında gören sosyal demokratlar partiler arasında SPD en başta gidiyordu.

Birinci emperyalist savaş döneminde SPD, savaşa her türlü desteği verirken işçi ve emekçilerin savaşa karşı protestolarını, grevlerini bastırmak için her türlü yöntemle mücadele ediyorlardı. Bu SPD içinde ilk etapta siyasal ayrışmalara ileride ise örgütsel kopmalara neden olmuştu.

Özellikle Berlin’de devrimi bastırmak için harekete geçen sosyal demokratlar bir tarafta devrimi savunur görünürken diğer tarafta devrimi boğmak için planlar yapıyorlardı. SPD bir yanda işçi sınıfını devrimi sonlandırıp sosyalizm kurma mücadelesinden koparmak için ağır sanayinin önde gelenleriyle görüşürken diğer yanda ise yeniden toplanmaya çalışan İmparatorluk Ordusu’nun (“Reichswehr”) komutanlarıyla görüşüyordu.

STİNNES VE LEGİEN ANTLAŞMASI – SINIF MÜCADELESİNE VEDA

Devrimin ilan edilmesinin üzerinden bir hafta geçmeden, 15 Kasım 1918’de sosyal demokrat sendika liderleri ve sermaye sınıfının temsilcileri bir araya toplandılar. 23 işveren örgütü ve 7 sendika örgütünün katıldığı toplantıda daha sonra “Stinnes-Legien-Antlaşması” (“Stinnes-Legien-Abkommen”) olarak anılacak olan “Kasım Antlaşması” (“November Abkommen”) imzalandı. Bir tarafta Alman Sendikaları Genel Komisyonu Başkanı Carl Legien karşı tarafta ise Ruhr Havzasının en büyük kapitalistlerinden Hugo Stinnes görüşmeleri sürdürdü.

Resmi olarak 13 maddeyi içeren antlaşmaya göre sermaye kesimi sendikaları, işçilerin resmi örgütleri olarak tanıyacak, savaştan gelen askerleri daha önceki işlerine alacak, 50’den fazla işçinin çalıştığı yerlerde işyeri konseyleri (işyeri temsilciliği) kurulacak, günlük çalışma saatleri tam ücret karşılığı 8 saate düşürülecek, toplu sözleşmeler devletin baskısı olmadan özerk bir şekilde imzalanacak vb. maddeyi içeriyordu. Bu maddeler derhal ilan edildi. (Bu antlaşma ve “sosyal partnercilik” üzerine daha ayrıntılı resmi bilgi için bkz.: www.dgb.de/sozialpartner100)

Anlaşmada devrimci ve sosyalizm yanlısı kitlelerden gizlenen dört madde daha vardı: 1. Vahşi grevlerin sona erdirilmesi, 2. Düzenli üretimin güvenceye alınması, 3. Konseylerin etkisinin geri püskürtülmesi ve 4. olarak kapitalistlerin mal varlıklarına el konulmasının engellenmesi.

“Stinnes-Legien-Antlaşması”nın özellikle bu dört maddesi sınıfa ve gerçekleştirdiği devrime ihanet olduğu gibi sınıf mücadelesine veda etmeyi temel almıştı.

Devrim bastırıldıktan, on binlerce devrimci işçi ve asker katledildikten sonra sermaye bu antlaşmayı paspas etti. Sendika bürokrasisi ise “hani biz söz vermiştiniz ama…” diye yakınmaktan başka bir şey yapmadı. Buna karşı tekrar güçlenen işçi ve emekçi hareketine karşı sermaye faşizme başvurdu.

GELİNEN YERDE…

“Stinnes-Legien-Antlaşması”ndan 100 yıl sonra devlet ahalisinin, sermayenin ve sendika bürokrasisinin toplanarak kutlama yapmalarını hafife alınmayacak kadar önemli bir tutum. İmzalanan anlaşmanın ruhu bugün hala bütün fabrikalarda, sendikalarda yaşatılıyor. “Almanya’nın üretim merkezi olarak korunması”, “ortak karar alma hakkı” (“Mitbestimmungsrecht”), “sosyal partnercilik” fikri bugünkü sendika bürokrasisinin icadı değil; 100 yıldır Almanya işçi sınıfının mücadelesinin önündeki en büyük engeller olarak duruyor.

Girişti sözü edilen kutlamada yapılan konuşmalar da sendika bürokrasisinin sermayenin emrinde hareket etmeyi önümüzdeki dönemde de sürdüreceğini gösteriyor.

Yaklaşık 15 milyon emekçinin güvencesiz işlerde çalıştığı, milyonlarcasının yoksullukla savaşmak zorunda kaldığı, sendikalara olan güvenin her geçen gün azaldığı ve üye sayısının sürekli azaldığı bir dönemde sendika bürokrasisinin “sosyal partnerciliğin” 100. Yıldönümünü kutlaması onun gerçek yüzünü gösteriyor.

DGB sendika başkanları içinde “solcu” ve “mücadeleci” olarak bilinen Birleşik Hizmet Sendikası (Ver.di) Genel Başkanı Frank Bsirske, kutlamada yaptığı konuşmada bir enstitünün (Hugo-Sinzheimer-Institut) raporuna dikkat çekti. HSI, sendikaların üye sayılarının azalmasının önüne geçmek için sendika üyelerine ödedikleri aidata bağlı olarak 1300-1700 Euro arası vergi indirimi uygulanmasını öneriyor. “Bundan hem siz hem de biz faydalanırız” diye konuşan Bsirske, “siz kalifiye elaman ararken ‘sendikalı işçiler bizde daha fazla net ücret alıyorlar’ diye duyuru yapabilir siniz bizde ‘sendikaya üye olan daha fazla kazanır’ diye duyuru yaparız. Her iki tarafta bundan kazançlı çıkar” dedi.

DGB Genel Başkanı Hoffmann bir hafta önce “Handelsblatt” gazetesiyle yaptığı bir söyleşide sendikaların giderek üye kaybettiğine dikkat çekmiş ve, “Şuan çalışanların ancak %15’i sendika üyesi. Gelin sizinle sadece sendika üyeleri için geçerli olacak ek anlaşmalar imzalayalım. Örneğin sendika üyelerine daha fazla izin, daha fazla ücret almalarını sağlayalım. Güçlü sendikalar sizin de tercihiniz, bunu 100 yıldır biliyoruz” demişti.

Hoffmann ve Bsirske’nin sözünü ettikleri “güçlü sendikalar” ne işe yarayacaklar?! İşçi ve emekçilerin mücadelesini bastırmaya, sınıf barışını korumaya! Sınıf barışının, sosyal partnerciliğin ne anlama geldiğini güvencesiz işlerde çalışan ve yoksulluk boğuşan 15 milyon emekçi çok iyi biliyor.

İşçi ve emekçilerin ihtiyacı olan “sınıf barışını” koruyan “sosyal partnerci” sendikacıları değil sınıf mücadelesini ilerleten, işçi ve emekçilerin haklarını koruyan ve yeni hakları elde etmek için mücadeleyi örgütleyen sendikalardır. Bunları güçlenmesi sermayenin onayına değil sınıf mücadelesinin yükseltilmesiyle gerçekleşecek.