‚Halk partileri’nin sefaleti

YÜCEL ÖZDEMİR

Almanya’da sistemin iki büyük partisi sosyal demokrat SPD ile Hıristiyan demokrat CDU/CSU, yıllardır “halk partileri” (Volksparteien) diye adlandırılıyorlar. Siyaset bilimciler kavramın altını, “bu partilerin toplumdaki bütün sınıfsal tabakalardan oy aldığı, dolayısıyla hepsini temsil ettiği” şeklinde dolduruyor.
Gelin görün ki, bu partiler yıllardır halkın değil, sermayenin çıkarlarını halka dayattıkları için şimdi derin bir krizle karşı karşıya.
Alman sermayesi, İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra kurulan düzene bağlı olarak halkı yönetme işini bu iki parti üzerinden götürdü. Ancak gelinen aşamada eski partiler düzeni çökmüş görünüyor. Büyük partiler Federal Almanya’nın kurulduğu 1949’dan bu yana en zayıf dönemini yaşıyor.
Uzun yıllar SPD ve CDU/CSU’nun toplam oyu yüzde 80’in üzerinde seyretti. Hatta 1970’li yıllarda bu oran yüzde 90’a kadar çıktı. Geçen yıl yapılan genel seçimlerde ise iki partinin toplam oyu yüzde 52’ye kadar düştü. Ekim ayı içinde yapılan Bavyera ve Hessen seçimlerde ise toplam oylar yüzde 50’nin altına düştü. Ülke geneli için yapılan anketlerde de iki “halk partisi”nin toplam oyunun yüzde 50’nin altında görülüyor.
Peki, ekonomik ve siyasi olarak görece diğer Avrupa ülkelerine göre daha güçlü ve istikrarlı görünen Almanya’da büyük partilere güvensizliğin derinleşmesinin nedeni ne? Asıl çözüm aranması gereken bu sorunun yanıtı olması gerekirken, oy kaybeden partiler lider değiştirmekle sorunları çözdüklerine inanıyorlar.
Halbuki oy kaybetmeye neden olan sosyal sorunlar olduğu gibi devam ediyor.
Almanya’da halkın en önemli sorunu yoksulluk ve buna bağlı olarak geleceğe güvenle bakamamasıdır. Federal İstatistik Dairesi tarafından iki gün yapılan açıklamaya göre ülkede tam 15,5 milyon insan yoksulluk içerisinde yaşıyor. İşsizlik ise 1990’dan bu yana rekor düzeyde düşük.
Rakamlar Almanya’nın “çalışan yoksullar ülkesi” olduğunu gösteriyor. Hal böyle olunca güvenli bir gelecek en büyük sorun. 2003’te SPD-Yeşiller hükümeti tarafından uygulamaya konulan ve sosyal kazanımların budanmasında bir eşik olan Ajanda 2010’un yürürlüğe konulması, ardından 2008’de baş gösteren ekonomik kriz emekçilerin çalışma ve sosyal sorunlarını ağırlaştırdı. 2015’deki “sığınmacı krizi” ise gelecek endişesini büyüttü ve ibreyi sağa kaydırdı.
İki önemli krizin tetiklediği süreçte, iktidardaki “halk partileri” sorunların çözüleceğine dair en küçük bir umut yaratamadı. Ama aynı partiler bankalar ve tekellere krizden çıkmaları için 90 milyar avro hibe ederek, faturasını da işçi sınıfı ve emekçilere çıkardı.
Merkel’in aralık ayında yapılacak genel kongrede yeniden CDU başkanlığına aday olmama kararının arkasında asıl olarak bu sorunların yarattığı güven bunalımı yayıyor. Aday olmama aynı zamanda partideki çözülmeyi durdurmaya yönelik bir hamle.
Ne var ki, çözülme ve küçülme süreci öyle kolay, lider değiştirerek durdurulacak gibi değil. Eğer lider değişikliği çare olsaydı, SPD için bir çözüm olurdu. Dolayısıyla politika değiştirilmeden lider değiştirmek de kurtuluş olmayacak.
Bu dönemde sol-liberal çizgideki Yeşiller ve sağ-polülist Almanya için Alternatif (AfD) partilerinin yükselişi dikkat çekiyor. Yeşiller’in hem SPD’den hem de CDU’dan oy alıyor. Hessen ve Bavyera seçimlerine bakıldığında yeni dönemin “halk partisi” Yeşiller olacak gibi görünüyor.
Irkçı AfD, beklendiği gibi hem CDU/CSU’dan hem de daha önce sandık başına gitmeyenlerden en çok oy alıyor. Bu AfD’nin halen “protesto partisi” olduğunu gösteriyor.
Sol Parti açısından bakıldığında ortada parlak bir durum yok. SPD’nin yüzde 10 oy kaybettiği eyaletlerde oyunu sadece yüzde 1-2 artırması, “sosyal adalet” arayışına yanıt vermediği anlamına geliyor. Bunda partinin parçalı görüntü vermesinin payı büyük. Kendi içinde birlik olamayan Sol Parti’nin geniş kitlelerin sorunlarına çözüm getiremeyeceği algısı yüksek.
Almanya’da siyaseten kartların yeniden karılması anlamına gelen Merkel döneminin kapanışı, ayı zamanda bütün partilerin söylemlerini yeniden gözden geçirmesine vesile olacak.
Hafta başından beri yapılan tartışmalara bakılırsa, Alman sermayesi içeride ve dışarıdaki çıkarlarına bağlı olarak, Merkel’in daha sağında, daha yayılmacı ve sosyal kazanımlara karşı tavizsiz, pervasız bir lider arıyor. 16 yıldır aktif siyasette olmayan, tekellere bilfiil avukatlık yapan Friedrich Merz’in ortaya atılması boşuna değil.
Daha sağ-muhafazakar ve göçmen düşmanı bir politika belki ırkçı AfD’ye giden oyların bir kısmını geri getirebilir, ancak bunun karşılığında Yeşiller’de daha fazla oy kaptırmanın da önünü açılacak. Bu nedenle daha sağ bir çizginin çare olmayacağı bugünden görülüyor. Diğer “halk partisi” SPD için ise durum çok daha çetrefilli. Kıta genelinde bütün sosyal demokrat partilerin dibe vurduğu bu dönemde SPD’nin yeniden ayağa kalkma olasılığı neredeyse yok. SPD’nin yerine oynayanların şansı daha yüksek.
Özetle, Almanya’da kapitalist düzenin iki ana sütünü olan eski “halk partileri”nin halka verecekleri yeni bir şey yok. Bu nedenle halkın temel sorunlarına çözüm getirerek yeniden güç toplama ihtimali çok zayıf. Sıra, devrimci bir seçenek ortaya çıkmadığı sürece, onların yerini dolduracak “yeni halk partilerinde”…